“Teknik, ışık ya da kompozisyon elbette önemli; ama asıl mesele o kareye bakıldığında bir duygunun yeniden canlanması.”
Fotoğrafı yalnızca bir kare değil, hafızaya bırakılan bir duygu olarak gören Sinem Çelik Erol, insan hikâyelerine dokunan üretim diliyle Ankara Life’ın konuğu oldu. Portreden doğuma, aileden zamansız anlara uzanan yolculuğunda; empatiyi, gerçekliği ve anıların ruhunu merkeze alan Erol, fotoğrafla kurduğu bağı, kadın girişimci olarak yürüdüğü yolu ve geleceğe dair anlatı vizyonunu Ankara Life okurları için içtenlikle paylaşıyor. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Hatice Şeyma Basut
Sinem Hanım fotoğrafla kurduğunuz bağ, özellikle portre, insan hikâyeleri, doğum ve aile gibi duygusu yoğun alanlarda derinleşmiş durumda. Bu yolculuk nasıl başladı? Sizi bu alanlarda üretmeye iten kişisel kırılma noktaları nelerdi?
Fotoğrafla kurduğum bağ 2003 yılında, Uludağ Üniversitesi Fotoğrafçılık Kulübü’nde başladı. Analog makinelerle, filmle çalıştığımız; karanlık odada kendi fotoğraflarımızı bastığımız bir dönemdi. O süreçte hem fotoğraf hem de karanlık oda baskı eğitimleri verdim. Siyah-beyaz insan portreleriyle üretmeye başladım ve belgesel fotoğrafçılığı kendime her zaman çok yakın hissettim. Kulüp sürecinde pek çok karma sergide ve yarışmada yer aldım; 2005 yılında ise “Nabız” adlı ilk kişisel sergimi açtım. Üniversiteden mezun olduktan sonra bir reklam ajansında fotoğrafçı olarak çalışmaya başladım; reklamdan modaya, düğünden doğum, çocuk ve aile fotoğrafçılığına uzanan pek çok alanda üretim yaptım. Tüm bu alanlar içinde kendimi en özgür hissettiğim yer ise doğum fotoğrafçılığı oldu. Bir bebeğin dünyaya gelişini ve ailenin ilk kavuşmasını belgelemek, tekrarı olmayan o anları kendi gözümden anlatmak benim için çok özel bir deneyimdi. Siyah-beyaz, en çok tekrarı olmayan anlara yakışıyor. O anı yakalayıp geleceğe taşımak, fotoğrafla kurduğum ilişkinin ve bu işi yapma motivasyonumun en temel parçası. Kimi zaman bir çiftin aile oluşunu, kimi zaman bir çocuğun ağabey ya da abla oluşunu belgeliyorum. Çektiğim kareler ve zamansal kronolojiyle oluşturduğum albümler, yalnızca fotoğraflardan değil; çocuğa bırakılan hikâyelerden ve aileye bırakılan hafızalardan oluşuyor. Pozdan uzak, tamamen anın içinden, doğal hikâyeler anlatmak beni profesyonel hayatımda bambaşka bir yola taşıdı; bugün pek çok ailenin hikâyesi benim gözümden anılara dönüştü ve belgelendi.
Kariyeriniz boyunca hem yaratıcı bir sanatçı hem de kendi markasını inşa eden bir kadın girişimci olarak ilerlediniz. Kadın olmanın bu süreçte size kattığı güçler ve zorlayan taraflar neler oldu?
Kadın olmanın bu süreçte kattığı en büyük güç, empati kurabiliyor olmam. Doğum anında yalnızca fotoğrafçı olarak değil, aynı zamanda bir insan olarak da anneye ve aileye manevi destek sağlıyorsunuz. Bu da yaptığınız işi, zamanla güçlü bir duygusal bağa dönüştürüyor. Zorlayıcı yönlerine gelince; aynı anda iki doğumun aynı saate denk gelmesi ya da çekimlerin çakışması gibi durumlar yaşanabiliyor. Doğumlar planlı olsa bile her zaman sürprizler olabiliyor. Böyle durumlarda ekip arkadaşlarımızdan destek alıyoruz.
Çalışmalarınızda dikkat çeken en güçlü unsurlardan biri “anıların ruhunu” yakalama biçiminiz. Sizce bir fotoğrafı yalnızca estetik olmaktan çıkarıp kalıcı bir hikâyeye dönüştüren şey nedir?
Benim için bir fotoğrafı estetik olmaktan çıkarıp kalıcı bir hikâyeye dönüştüren şey, anın ruhunu gerçekten hissetmesi. Teknik, ışık ya da kompozisyon elbette önemli; ama asıl mesele o kareye bakıldığında bir duygunun yeniden canlanması. O anın öncesini ve sonrasını hissettiren, bakana bir hatıra duygusu yaşatan fotoğraflar kalıcı oluyor. Ben pozdan çok kurulan bağa, kusursuzluktan çok gerçekliğe inanıyorum. Fotoğraf, zamanı durdurmak değil; zamanı hissettirmekle ilgili.
Anne adayları, aileler ve çiftlerle çalışırken büyük bir güven ve bağ kuruyorsunuz. Bu kadar mahrem ve özel anlara tanıklık ederken, mesleki duruşunuzu ve duygusal dengenizi nasıl koruyorsunuz?
Anne adayları, aileler ve çiftlerle çalışırken karşılıklı güven ve bağ her şeyin temelini oluşturuyor. Bu kadar mahrem ve özel anlara tanıklık ederken, mesleki duruşumu net sınırlarla koruyorum. O anın bir parçası olurken, nerde durmam gerektiğini sınırlarımı çok iyi biliyorum. Yaptığım işe her zaman çok özenli yaklaşıyorum. Bu yaklaşımım her zaman ailelerde karşılık bulmuştur. Duygusal olarak; bu işin en güzel tarafı mutluluğu fotoğraflıyor olmanız. Gözyaşları benim karelerimde hep mutluluktan. Bazı zamanlar ben de vizörümün arkasında birkaç damla gözyaşı döküyorum. Bunlar duygusal olarak beni besleyen, o en saf duyguya saf sevgiye götüren anlar oluyor. Bunlara şahit olmak paha biçilemez.
Geleceğe baktığınızda; üretmek, büyümek ve etki yaratmak adına nasıl bir vizyonunuz var? Hem fotoğraf alanında hem de kadınlara ilham olma yolculuğunuzda kendinizi beş yıl sonra nerede görüyorsunuz?
Geleceğe baktığımda üretmeye devam eden, ama üretirken dönüşen bir yerde durmak istiyorum. Fotoğraf benim için her zaman temel anlatım dili olmaya devam edecek; ancak bu dili daha geniş bir hikâye anlatıcılığı alanına taşımayı hedefliyorum. İnsan hikâyeleri, hafıza ve zaman kavramı etrafında ürettiğim işleri daha kalıcı projelere, sergilere ve farklı anlatım formlarına dönüştürmek istiyorum. Beş yıl sonra kendimi yalnızca fotoğraf üreten biri olarak değil; deneyimini paylaşan, yol açan ve özellikle kadınların kendi hikâyelerini anlatmaları için cesaret veren bir anlatıcı olarak görüyorum. İlham veren, güçlendiren ve birlikte büyümeye alan açan bir yapı kurmak; hikâye anlatıcılığını sergiler, workshoplar ve paylaşıma açık üretim alanlarıyla çoğaltmak bu yolculuktaki en önemli hedeflerim arasında yer alıyor.
Sinem Çelik Erol Instagram/@sinemcelik_photography