Çağın Hastalığı Ruhsal Sorunlar!

Psikiyatrist Dr. Mutluhan İzmir, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan hemen sonra meslek hayatına Doğu’da zorunlu hizmetini gerçekleştirerek başlamış. Zorunlu hizmetinden sonra Ankara Üniversitesi Fizyoloji bölümünde asistanlık yaparken, aynı zamanda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği bölümünde Biyomedikal Mühendisliği dalında doktora yapmaya başlamış. 1990 yılında psikiyatri uzmanlığı eğitimi için Ankara Tıp Fakültesi’nde asistanlık eğitimini tamamladıktan sonra 1996 yılında psikiyatri uzmanı olmuş. İnsan ruhunun derin katmanlarını anlamaya yönelik özenli yaklaşımıyla dikkat çeken İzmir, günümüzde artan depresyon ve anksiyete tablolarının yalnızca biyolojik nedenlerle açıklanamayacağını vurguluyor. İzmir, “Hızla değişen yaşam koşulları, yalnızlaşan insanlardan oluşan toplum yapısı ve bireylerin mutlu olmak yönünde artan beklentileri bu tablonun temelini oluşturuyor. Ruhsal hastalıklar artık bu çağın sorunu” diyor.

Son yıllarda ruhsal sorunlar dikkat çeken boyutlarda artmakta. Sizce artan ruhsal sorunların temelinde neler yatıyor?

En önemli sebep insanın anlamı bulduğu toplumsal yapının çözülmüş olması ve gelecek konusundaki belirsizlik. Toplumsal bir varlık olan insan tek başına sağlıklı bir yaşam sürdürecek bir yeterliliğe sahip değil. İnsan toplumsal yapının içinde olduğu zaman yaşamının anlamını buluyor. Öyle ki insanı sağlıklı hissettiren en önemli şeylerden biri başkası için iyi bir şey yapabilmiş olma hissidir. Toplum yapısı dağılınca ne iyilik yapmak kavramı ne de insanların kendisini adayacakları bir değer sistemi ortada kalıyor. Son yıllarda buna bir de belirsizlik eklendi. Ekonomiden tutun uluslararası düzenin sürdürülebilirliğine kadar dünyada belirsizlik her alanda egemen durumda. Bundan 50 sene öncesinde dahi insanların yaşamı çok daha istikrarlı ve belirliydi. Bugün insanlar yarınlarının nasıl olabileceğini kestiremiyorlar. Bu durum insanın doğasına aykırıdır. Bizler belirsizlikten hiç hoşlanmayan canlılarız. Günümüzde kaygının en önemli nedeni belirsizliğin yaşamımıza egemen olmasıdır. Şimdi kaygı daha çok depresyon olarak teşhis ediliyor. Oysa kaygı insanı depresif hissettiren en başta gelen etkendir.

Depresyon ile ilgili bu görüşünüz ışığında ve de toplumda depresyondaki hasta sayısını dikkate alırsak sormak isterim. Depresyon ile anksiyete arasındaki fark nedir?

Depresyondaki kişi hayattan ve gelecekten beklentilerini büyük ölçüde kaybeder. Anksiyetede ise beklentiler devam ederken birey bu beklentilere ulaşamayacağı düşüncesiyle yoğun kaygı yaşar. Karışıklığa neden olan nokta bu ayrımı göz önüne almamaktan kaynaklanıyor. Kaygı yaşayan bir insan kendini mutlu hissedemez ve bu durum çoğu zaman “depresyon” olarak adlandırılır. Oysa günümüzde yaygın olan tablo daha çok kaygı temellidir. Depresyon teşhisi 1990’lardan itibaren ayrı bir hastalık olarak ortaya atıldı. Oysaki daha önce Manik Depresif hastalıkla birlikte anılırdı. Aynı yıllar antidepresan ilaçlar da piyasaya sürüldü. İlaçlar piyasaya sürüldükçe ayrı bir depresyon hastalığının olduğu iddiası çok yaygınlaştı ve toplum da bunu kabul etti. Şu anda ezici çoğunluk depresyon adında ayrı bir hastalığın olduğuna inanıyor. Ama tıpta bir tabloya hastalık diyebilmemiz için tetkiklerle elde edilen birtakım somut tıbbi verilere sahip olmamız gerekiyor. Depresyon tanısı maalesef bu somut verilere sahip olmadan konulabildiği için aşırı teşhisin ortaya çıkışına neden oldu. Tedavide verilen ilaçlar çok ciddi depresyon tabloları için üretilmiş ilaçlar. Depresyon olarak adlandırdığımız hastalık, tıpta klasik anlamda hastalık dediğimiz tablolardan farklıdır. Aslında depresyon tedavisi dediğimiz şey bir hastalığın etkenini değil depresif şikayetleri ortadan kaldırmak için yapılır. Şikayetleri azaltmaya yönelik tedaviye semptomatik tedavi denir ve biz semptomatik tedavilere kıyasla çok ağır hastalıklarda kullanılan ilaç tedavileri veriyoruz. Bu nedenle ciddi yan etkiler ortaya çıkıyor. Bir insan depresif hissediyor, mutsuz hissediyor olabilir; depresyon teşhisi koyarken şuna dikkat etmemiz lazım, biz aslında bir hastalığı tedavi etmiyoruz. Biz aslında semptomatik tedavi yapıyoruz. Psikiyatride tedavilerin çoğu semptoma yönelik tedavilerdir. Mesela uykusuzluk varsa uykuyu düzeltmek, çarpıntı varsa onu azaltmak gibi tedavilerdir. Bu nedenle ilaç tedavisini çok abartmamak ve olabildiğince hafif ilaçlarla düşük dozlar kullanarak kısa sürede tedaviyi sonlandırmak hedefini korumak gerekir.

Sizce sıkıntısı olan bireyler tedavi için rahatlıkla hekime başvurabiliyor mu?

1990’lı yıllara kadar “psikiyatriste yalnızca çok ciddi akıl hastalığı varsa gidilir” gibi bir algı vardı. Şimdi herkes birbirinden psikolog/psikiyatrist ismi soruyor. İnsanlar kendilerini merak ediyorlar. Çok ciddi patolojisi olan insanlar buna yönelmiyor ancak toplumun geneli artık psikiyatrik görüşme yapmaya eğilim gösteriyor.

Toplumun çoğunluğu söyleyemedikleri yaralarını, sessiz çığlıklarını ve içten içe büyüyen yalnızlıklarını önemsemeyerek; kendisini ve ruhsal bütünlüğünü ihmal ederek; modern hayatın hızına yetişmeye çalışıyor. Sizce toplumsal yozlaşma ve güvensizlik bu süreci etkiliyor mu?

Kesinlikle etkiliyor. İnsanların ve toplumsal yapının istikrarsızlığı insanların birbirine olan güvenini azaltıyor. Bunun yanı sıra toplumlar gösteriş toplumuna dönüştü. İnsanlar birbirlerine maddi olanaklarının ne kadar yüksek olduğunu, fiziksel olarak ne kadar mükemmel olduklarını göstermek istiyor. Bu etki değer sistemini de değiştirdi. Eskiden gösteriş yapmak ayıp sayılıyordu. İnsanlar daha paylaşımcı daha vericiydi. Şimdi paylaşımcı olmanın da riski var çünkü insanlar birbirlerini istismar etmeye çok yatkın oldular.

Sizce artan bu sorunlardan gelecek nesilleri, geleceğimiz olan çocukları nasıl korumalı?

Çocuğun eğitimini yalnız aileye bırakmamak lazım. Evet güvenli ortam açısından aile önemlidir. Ancak, dışarıda çocuğun örnek alacağı değerleri yaratan toplumsal yapı çözüldü. Çalışmayı, öğrenmeyi, kitap okumayı toplum da bir değer olarak görmeli ki çocuk o değerlere sahip olmaya özensin. Anne-baba çocuğa değer kazandırmak konusunda bir yaşa kadar etkili olabiliyor. Toplum bir yaştan sonra çocuğa içselleştirebileceği değerleri kazandırmak için çocuk üzerinde çok daha etkili oluyor. Ama maalesef çocukları özgür bırakmak adına onları toplumsal değerlerden yoksun bırakıyoruz. Bundan dolayı da eğitimde de aksamalar yaşanıyor. Ailenin dışındaki kurumlar çok önemli. Mesela toplumda düzenli olarak konserlere gidildiğinde müziğin bir değer olduğunu çocuk daha hızlı biçimde anlıyor. Ancak toplum bunun önünü açmazsa anne-babanın rolü burada bir anlam ifade etmiyor. Örneğin kitap yazmak, kitap okumak toplumda bir değer haline gelecek ki çocuk da oraya doğru yönelsin. Ancak kitap yerine marka önemliyse çocuk da değeri o zeminde kabulleniyor.

Yazar Hakkında /

Yazmaya başlayın ve aramak için Entera basın