Hayatta Kalma Telaşı, Kaybolan Bağlar!
- Selda Güneş
- 17 Mayıs 2026
“Sosyal medya sadece bir araç değil, bir kimlik inşa platformu.”
“Güçlü toplumlar güçlü ekonomilerle değil, güçlü bağlarla ayakta kalır.”
“Bir toplumun geleceği, çocuklarının nasıl büyüdüğüyle değil, nasıl hissettirildiğiyle belirlenir.”
Sara Tekin, Ankara Life Dergisi’ne konuk olduğu röportajda, ekonomik krizlerin yalnızca cüzdanları değil, zihinleri ve kalpleri de nasıl daralttığını samimi ve çarpıcı bir dille anlatıyor. Krizin aile içindeki görünmeyen etkilerine dikkat çeken Tekin; sevgi bağlarının yerini hayatta kalma telaşının aldığı, çocukların ise bu sessiz gerilimi derinden hissederek erken büyümek zorunda kaldığı bir tabloyu gözler önüne seriyor. Özellikle kız çocuklarının görünür olma arzusu, sosyal medya üzerinden kimlik arayışı ve duygusal eksiklikleri dış dünyada tamamlama çabası üzerine yaptığı tespitler, modern çağın en hassas kırılmalarına ışık tutuyor. Sara Tekin, bireysel dönüşümden toplumsal geleceğe uzanan bu süreçte asıl meselenin ekonomik değil, duygusal bağların zayıflaması olduğunu vurgulayarak, güçlü yarınların ancak güçlü ilişkilerle mümkün olabileceğinin altını çiziyor. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Hatice Şeyma Basut
Ekonomik krizlerin sadece maddi değil, duygusal ve psikolojik bir etkisi olduğunu söylüyorsunuz. Bu süreç aile içi ilişkileri nasıl dönüştürüyor? Özellikle çocukların –ve daha spesifik olarak kız çocuklarının– davranış, kimlik ve dış görünüm tercihlerinde nasıl değişimler gözlemliyorsunuz?
Ekonomik krizler aslında cebimize değil, önce zihnimize girer. Zihin daraldığında duygu daralır, duygu daraldığında ilişki bozulur. Aile içinde en çok gördüğüm şey şu: İnsanlar artık birbirine değil, hayatta kalmaya odaklanıyor. Bu da ilişkiyi “duygusal bağ” olmaktan çıkarıp “zorunlu ortaklık” haline getiriyor. Anne-baba stresliyse, çocuk bunu kelimelerden değil enerjiden alır. Çocuklar ekonomik krizi anlamaz ama güvensizlik hissini çok net hisseder.
Özellikle kız çocuklarında şu değişimleri gözlemliyoruz:
Daha erken büyüme isteği,
Dikkat çekme ihtiyacında artış,
Dış görünüm üzerinden değer görme arayışı,
Sosyal medyaya yönelerek kimlik oluşturma çabası…
Burada kritik nokta şu: Ekonomik yetersizlik, duygusal yetersizliği tetikliyor. Evde ilgi azaldığında, çocuk bunu dışarıda tamamlamaya çalışır. Ve günümüz dünyasında bunun en hızlı yolu: görünür olmaktır. Bu yüzden bazı kız çocukları “çocuk gibi kalmak” yerine “görülmek için büyümeyi” tercih ediyor.
Bu bir duygusal açlığın dışa vurumu.
Dijitalleşme ve sosyal medyanın toplumsal dönüşümdeki rolü giderek artıyor. Bu platformların çocukların kimlik gelişimi üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle erken yaşta yetişkin davranışlarının benimsenmesinde bu faktörler ne kadar etkili?
Eskiden çocuklar mahallede büyürdü, şimdi algoritmanın içinde büyüyor. Sosyal medya sadece bir araç değil, bir kimlik inşa platformu. Ve en tehlikeli tarafı şu: Çocuklar artık kendilerini yaşlarına göre değil, aldıkları beğeniye göre tanımlıyor. Erken yaşta “kadınsı davranışlar” dediğimiz şey aslında şu: Çocuğun, henüz hazır olmadığı bir kimliği üstlenmesi.
Çünkü dijital dünya şunu söylüyor: “Ne kadar dikkat çekersen, o kadar varsın.”
Bu da çocukları şu noktaya getiriyor:
Doğal olmaktan uzaklaşma,
Rol yapma,
Onay bağımlılığı,
Bedensel farkındalığın erken uyanması…
Bu süreçte ailelerin en büyük hatası şu: Kontrol etmek yerine yasaklamak. Oysa yapılması gereken: Dijital okuryazarlık kazandırmak,
İç değer algısını güçlendirmek,
“Görünmek” ile “değerli olmak” arasındaki farkı öğretmek…
Unutmayalım: Çocuk sosyal medyada ne görüyorsa, kendini ona göre şekillendirir. Ama evde ne hissediyorsa, ona göre karakter oluşturur.
Ekonomik baskıların aldatma ve boşanmalara yol açtığını vurguladınız. Peki, bu tür krizlerin uzun vadeli toplumsal sonuçlarını ve kuşaklar arası etkilerini nasıl öngörüyorsunuz?
Ekonomik krizler sadece parayı değil, insanların sabrını ve tahammülünü de azaltır. İlişkilerde en çok duyduğum cümle şu: “Artık kaldıramıyorum.”
Aslında kaldırılan şey ilişki değil…Biriken stres.
Bu da şu sonuçları doğuruyor:
Aldatma oranlarında artış,
Duygusal kopuş,
Boşanmaların hızlanması,
Aynı evde yabancılaşma,
Ama asıl tehlike burada değil. Asıl tehlike: Bu travmaların çocuklar üzerinden geleceğe taşınması. Bugünün çocukları yarının yetişkinleri olacak ve eğer sağlıksız bir ilişki modelini içselleştirirlerse: Güven problemi yaşayan bireyler, bağ kuramayan yetişkinler, kısa süreli ilişkiler, yalnız ama kalabalık bir toplum kaçınılmaz hale gelir. Yani biz sadece bir ekonomik kriz yaşamıyoruz…Bir bağ kurma krizinin içindeyiz.
Aile içindeki huzursuzlukların çocuklar üzerindeki etkisini sıkça vurguluyorsunuz. Çocukların psikolojik dayanıklılığını artırmak için aileler hangi somut adımları atmalı? Bu süreçte eğitim ve bilinçlendirme nasıl bir rol oynuyor?
Çocuklar güçlü doğmaz. Güvenli bir ortamda güçlü hale gelir. Aile içi huzursuzluk varsa, çocuk şunu hisseder: “Ben güvende değilim.”
Bu his, ileride şu sorunlara dönüşür: Kaygı bozuklukları, özgüven eksikliği, bağımlı ilişkiler, onay arayışı…
Peki ne yapılmalı? Ben danışanlarıma hep şunu söylüyorum: “Mükemmel ebeveyn olmayın, farkında ebeveyn olun.” Çocuğun yanında tartışma biçimine dikkat edin, duyguları bastırmayın, ifade etmeyi öğretin. Günlük 15 dakika “kesintisiz ilgi” verin. Eleştirmek yerine anlamaya çalışın. Nasıl hissetmeleri gerektiğini de öğretin. Eğitim sadece okulda değil evde başlar, ebeveynde şekillenir.
Çocukların erken yaşta yetişkinleşmesi ve özellikle kız çocuklarının “kadınsı” görünüm ve davranışlara yönelmesi konusunda uyarılarınız dikkat çekiyor. Bu konuda toplumsal farkındalık nasıl artırılabilir? Medya ve reklamların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün çocuklar çocuk gibi yaşamıyor… Çocuk gibi görünmeleri bile istenmiyor. Moda, sosyal medya ve reklam dünyası çocuklara şunu söylüyor: “Ne kadar erken büyürsen, o kadar değerlisin.” Bu çok tehlikeli bir mesaj. Çünkü çocukluk bir dönem değil… Bir ihtiyaçtır. Erken yetişkinleşen çocuklar: Duygusal olarak eksik kalır, kimlik karmaşası yaşar, sınır koymakta zorlanır.
Ailelere bilinçlendirme eğitimleri, okullarda psikolojik farkındalık çalışmaları, medyada etik içerik üretimi olmalı. Medya burada çok güçlü bir aktör ama şu an çoğunlukla yönlendiren değil, tüketim üzerinden şekillendiren bir yapı. Bizim değiştirmemiz gereken şey şu: Çocuğu “gösterilecek obje” olmaktan çıkarıp “korunacak birey” olarak görmek.
Mağduriyetten kahramanlığa ve bireysel dönüşümden toplumsal değişime uzanan bir bakış açınız var. Bireyler ve aileler bu dönüşümü nasıl pozitif yönde kullanabilir? Toplumsal dayanışma ve ekonomik krizler arasında bir denge kurmak mümkün mü?
Benim hayata bakışım net: İnsan ya yaşadığı şeyin mağduru olur ya da ustası. Krizler aslında birer testtir. Ama herkes bu testi aynı şekilde vermez. Bazıları dağılır, bazıları dönüşür. Dönüşüm için gerekli olan şey: Farkındalık. Aileler bu süreci fırsata çevirmek için: Birlikte çözüm üretmeli. Suçlamak yerine destek olmalı. Maddi değil, duygusal bağa yatırım yapmalı. Çünkü kriz zamanlarında insanlar parayı değil, anlaşılmayı özler. Toplumsal dayanışma da burada devreye giriyor. Eskiden komşuluk vardı, şimdi yalnızlık var. Oysa krizler en çok birlikte aşılır. Şunu unutmamak gerekiyor: Güçlü toplumlar güçlü ekonomilerle değil, güçlü bağlarla ayakta kalır. Bugün yaşadığımız krizler geçecek. Ama bu süreçte nasıl davrandığımız, nasıl bağ kurduğumuz, nasıl bir nesil yetiştirdiğimiz… İşte onlar kalacak. Ve ben her zaman şunu söylüyorum: “Bir toplumun geleceği, çocuklarının nasıl büyüdüğüyle değil, nasıl hissettirildiğiyle belirlenir.



