Adalet, İletişim ve Güven!

“Herkes kendi açısından haklı; ancak çözüm, karşı tarafı da anlayabilmekten geçiyor.”

Şehrin en çok okunan yayını Ankara Life Dergisine konuk olan Tolga Okur, çocukluk yıllarında filizlenen güçlü adalet duygusunu 16 yıllık meslek yolculuğuna taşıyarak, hukukun yalnızca kurallardan ibaret olmadığını; insan hayatına doğrudan dokunan, denge kuran ve yön veren bir alan olduğunu samimi bir dille anlatıyor. İş hukukunun dinamik yapısı içinde işçi ve işveren arasındaki hassas dengeyi “insani yaklaşım”la ele alan Okur, arabuluculuğun giderek güçlenen uzlaşma kültürüyle birlikte daha hızlı, daha tatmin edici ve sürdürülebilir çözümler sunduğunu vurguluyor. Tarafların peşin yargılardan uzaklaşıp birbirini gerçekten dinlemesinin önemine dikkat çeken deneyimli hukukçu, doğru bilginin uzmanından alınması gerektiğinin altını çiziyor; genç meslektaşlarına ise bilginin yanında empati, sabır ve güçlü iletişim becerilerinin fark yaratan en önemli unsurlar olduğunu hatırlatıyor. İyi okumalar dileriz.

Röportaj: Hatice Şeyma Basut

Tolga Bey, öncelikle sizi daha yakından tanımak isteriz. Hukuk yolculuğunuz nasıl başladı? Avukatlığa uzanan kariyer sürecinizde sizi şekillendiren kırılma anları neler oldu?

Hukuk yolculuğum, aslında çok erken yaşlarda şekillenen bir adalet duygusuna dayanıyor. Hukuk fakültesini bilinçli bir tercih olarak, ideallerim doğrultusunda seçtim. İnsanların hak arama mücadelesine katkı sunabilmek benim için her zaman güçlü bir motivasyon oldu. Meslekte geçirdiğim 16 yıl boyunca da bu idealin hiç değişmediğini söyleyebilirim. Özellikle mesleğin ilk yıllarında karşılaştığım olaylar, hukukun sadece kurallardan ibaret olmadığını; aynı zamanda insan hayatına doğrudan dokunan, onu etkileyen ve şekillendiren bir alan olduğunu çok net gösterdi.

İş hukuku, dinamik yapısı ve sürekli değişen mevzuatıyla öne çıkıyor. Sizi özellikle bu alana yönlendiren motivasyon neydi? İş hukukunun bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İş hukukuna yönelmemde, bu alanın insan hayatıyla birebir temas halinde olması çok etkili oldu. İşçi ve işveren arasındaki dengeyi sağlamak, çoğu zaman sadece hukuki değil aynı zamanda insani bir yaklaşım da gerektiriyor. Bu yönüyle iş hukuku bana her zaman daha “canlı” ve anlamlı geldi. Bugün geldiğimiz noktada iş hukukunun daha çok uzlaşma kültürüyle birlikte geliştiğini görüyorum. Değişen mevzuat ve artan farkındalık, tarafları daha bilinçli hareket etmeye yönlendiriyor.

Uzun yıllardır arabuluculuk yaptığınızı biliyoruz. Arabuluculuk süreci, klasik yargılama yöntemlerinden hangi yönleriyle ayrışıyor ve sizce neden giderek daha fazla tercih ediliyor?

Uzun yıllardır arabuluculuk yapıyorum ve bu sürecin klasik yargılamadan en büyük farkı, çözümün tarafların elinde olması. Mahkemede bir karar verilir; ancak arabuluculukta taraflar kendi çözümlerini kendileri oluşturur. Bu da hem süreci daha hızlı hem de daha tatmin edici hale getiriyor. Özellikle ilişkilerin tamamen kopmasının istenmediği durumlarda arabuluculuk çok daha işlevsel bir yöntem haline geliyor. İlk yıllarda taraflar bu alternatif çözüm yöntemine temkinli yaklaşsa da son yıllarda giderek daha fazla tercih edildiğini gözlemliyorum.

İşçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıklarda en sık karşılaştığınız sorun başlıkları neler? Bu noktada taraflara en çok hangi konularda rehberlik ediyorsunuz?

En sık karşılaştığımız uyuşmazlıklar genellikle kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai alacakları ve işe iade süreçleri etrafında şekilleniyor. Bunun yanında zaman zaman iletişim eksikliğinden kaynaklanan sorunlar da ciddi uyuşmazlıklara dönüşebiliyor. Bu noktada taraflara en çok, süreci duygusal değil rasyonel yönetmeleri ve birbirlerini gerçekten dinlemeleri konusunda rehberlik etmeye çalışıyorum.

Arabuluculuk sürecinde tarafların en sık yaptığı hatalar neler oluyor? Sürecin daha verimli ve adil ilerlemesi için taraflara ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Arabuluculuk yöntemi hak temelinden ziyade menfaat temeline dayanmaktadır. Bu temelde mahkemelerde yapılan yargılamanın oturduğu temellerden oldukça farklıdır. Ben genellikle taraflara, bu süreci bir “kazan-kazan” fırsatı olarak görmelerini ve esnek bir yaklaşım benimsemelerini öneriyorum. Arabuluculuk sürecinde tarafların en sık yaptığı hataların başında, sürece peşin yargılarla yaklaşmaları geliyor. Herkes kendi açısından haklı; ancak çözüm, karşı tarafı da anlayabilmekten geçiyor. Ayrıca gerçekçi olmayan beklentiler süreci zorlaştırabiliyor. Gözlemlediğim kadarıyla bunun en büyük nedeni de “tarafların sosyal medya, yapay zekâ vb. gibi platformlardan edindikleri kaynağı belli olmayan hukuki bilgileri kendilerine referans alarak işçi-işveren uyuşmazlığına yaklaşımlarını şekillendirmesidir. Maalesef hukuki uyuşmazlıkların önemli bir kısmı bu şekilde doğru olduğu zannedilen, ancak yanlış hukuki değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. Bunun da çözümü hem işçi hem işveren tarafının mutlaka bu alanda uzmanlaşmış avukatlardan yardım alarak haklarını öğrenmesi ve süreci yönetmesidir.

Son olarak, hem iş hukuku alanında hem de arabuluculukta kariyer hedefleyen genç hukukçulara ne tavsiye edersiniz? Bu alanda fark yaratmak için hangi yetkinlikler öne çıkıyor?

Genç hukukçulara en önemli tavsiyem, mesleğe sadece teorik bilgiyle değil, güçlü bir ideal ve sabırla yaklaşmalarıdır. Çünkü hukuk uzun soluklu bir yolculuk. İş hukuku ve arabuluculuk alanında ise iletişim becerileri, empati ve çözüm odaklı düşünme çok büyük fark yaratıyor. Meslek hayatımda şunu net olarak gördüm: Bilgi kadar, insanı anlayabilmek de bu mesleğin en kritik unsurlarından biri.

Yazar Hakkında /

Yazmaya başlayın ve aramak için Entera basın