Uzun zamandır şunu fark ediyorum:
İnsan zihni hep bir adım önde koşuyor ama beden çoğu zaman geride kalıyor. Nefes ise ikisinin arasında, sessiz bir köprü gibi.
Nefes alıp vermek sandığımızdan daha fazlası.
Sadece oksijen değil, bazen farkındalık taşıyor içeri.
Bazen dur demeyi.
Bazen de “buradayım” demeyi.
Beden, konuşmayı sevmez.
Anlatmaz, açıklamaz, savunmaz.
Ama kaygılandığında kasılır, yorulduğunda ağırlaşır, ihmal edildiğinde sesini ağrıyla duyurur.
Zihin ise her şeyi kontrol etmek ister.
Anlamlandırmak, çözmek, önden görmek…
Oysa yaşam, zihnin planladığından çok daha bedensel bir yerden yaşanır.
Egzersiz dediğimiz şey benim için hiçbir zaman sadece güçlenmek olmadı.
Bedenle temas kurmanın bir yolu oldu.
Kasın kasla değil, dikkatin bedenle buluşması.
Orada kalabilmek.
Nefesi tutmadan, acele etmeden.
Nefes, bedeni sakinleştirir.
Beden sakinleştiğinde zihin de yumuşar.
Zihin yumuşadığında ise insan kendine daha dürüst bakabilir.
Bu bir zincir değil, bir döngü.
Birbirini zorlamayan, birbirini çağıran bir döngü.
Halas dediğimiz şey de tam olarak burada başlıyor.
Bir şeyleri ekleyerek değil, fazlalıkları bırakarak.
Daha çok yapmakla değil, daha az kaçmakla.
İnsan bazen hayatını düzene sokmaya çalışırken kendisinden uzaklaşıyor.
Oysa düzen dediğimiz şey, içeride temas varsa anlamlı.
Nefes aldığımda bedenimdeyim.
Bedenimde olduğumda buradayım.
Buradaysam, artık kendimden kaçmıyorumdur.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla motivasyon değil.
Daha fazla hız hiç değil.
Bir an durmak.
Nefesi fark etmek.
Bedeni dinlemek.
Zihni ikna etmeye çalışmadan, onun da dinlenmesine izin vermek.
Çünkü insan kendine yaklaştıkça, hayat zaten sadeleşiyor.
Ve sadeleşen her şey gibi, daha gerçek oluyor.
Yazan: Eşref Can Atıcı