Dün, Bugün ve Yarınıyla Kanser — Hepimiz Bir Gün Kanser Olacak Mıyız?

Kanser artık sadece bir tıbbi terim değil; gündelik hayatın, korkuların ve bilimsel tartışmaların ortak konusu. Hastalıkla ilgili söylemler arttıkça insanlar da aynı soruyu sormaya başladı: “Daha mı çok kanser oluyoruz, yoksa bunu daha mı iyi fark ediyoruz?” Bu röportajda, kanseri yalnızca istatistiklerle değil; zamansal, sosyal ve bilimsel boyutlarıyla masaya yatırıyoruz. Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı, Yazar Prof. Dr. Mahmut Can Yağmurdur ile kanser olasılığı, tedavi paradigması, toplumun algısı ve geleceğe dair umutları konuştuk.

Kanser tarih boyunca vardı. Bugün gerçekten daha mı yaygın, yoksa biz artık onu daha mı iyi görüyoruz? Bu artış, hastalığın kendisinde mi, yoksa tıbbın bakışında mı?

Kanser tarih boyunca var olmuştur; hatta bana göre biyolojik evrimsel sürecimizin doğal bir parçasıdır. İnsan türünün çevreyle etkileşimi, adaptasyon yeteneği ve hayatta kalma mücadelesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu sürecin merkezinde ise bağışıklık sistemi yer alır. İçinde yaşadığımız biyolojik çevreyle verilen bu mücadelenin evrimimize yansıması söz konusudur ve burada insan etkisi çoğu zaman tartışmasızdır. Bir noktada insan, kendi eliyle bozduğu doğal ve biyolojik çevreyle mücadele etmektedir. Bu mücadelede genetiğimizin ne kadar başarılı olacağı ise temel bir adaptasyon sorunsalıdır. Adeta bir bumerang etkisi gibi, çevreye verdiğimiz zarar bize geri dönmektedir. Eğer bir “artıştan” söz edilecekse, bunun doğrudan bu süreçle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, farkındalık yaratmak amacıyla uygulanan tarama testleri ve gelişmiş görüntüleme teknikleri sayesinde artık çok daha geniş kitlelere ulaşılabilmekte ve daha fazla tanı konabilmektedir. Ayrıca yapay zekânın da bu alanda giderek daha etkili bir rol oynamaya başladığını görmekteyiz.

Modern yaşam mı kanseri artırdı, yoksa modern yaşam sayesinde mi kanserle daha kolay atlatıyoruz?

Modern yaşamın kanser üzerindeki etkisi çift yönlüdür. Bilgi çağı toplumu ve modernitenin beraberinde getirdiği sanayileşme, çevresel kirlilik, yaşam tarzı değişiklikleri ve özellikle kronik stres maruziyeti bu süreçte önemli rol oynamaktadır. Stres, tıp tarihinde milieu intérieur olarak tanımlanan biyolojik iç dengemizi bozarak bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkilere yol açabilmektedir.

“Hepimiz bir gün kanser olacağız” söylemi bilimsel bir gerçek mi, yoksa korkunun dili mi? Gerçek riskle toplumsal algı arasındaki fark nerede başlıyor?

“Hepimiz bir gün kanser olacağız” şeklinde mutlak bir biyolojik kural söz konusu değildir. Biyolojik ve evrimsel açıdan bakıldığında, özellikle bağışıklık sistemi güçlü olan genetik yapıların kanserle mücadelede daha başarılı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu söylemi bilimsel bir gerçeklikten ziyade bir korku dili olarak değerlendirmek mümkündür. Burada asıl belirleyici olan, toplumsal algının nasıl ve hangi amaçlarla yönlendirildiğidir. Gerçek risk ile bu riskin toplumda nasıl temsil edildiği arasındaki fark da tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Bazı kanserler neden uzun süre sessiz ilerlerken, bazıları erken dönemde kendini belli ediyor? Bunu belirleyen şey tümör mü, yoksa bizim bedenimizi dinleme biçimimiz mi?

Bazı kanserlerin uzun süre sessiz seyretmesi, bazılarının ise erken dönemde belirti vermesi büyük ölçüde tümör biyolojisiyle ilişkilidir. Tümör hücreleri dolaşıma girerek asıl tümör odağından uzak dokularda “uyku hâlinde” kalabilir; buna dormancy adı verilir. Yaklaşık 1 mm³ büyüklüğündeki bir tümörün metastaz yapma olasılığı, tümör kinetiği açısından 3/1000 civarındadır. Metastaz gerçekleşse bile, güçlü bir bağışıklık sistemine sahip bireylerde bu hücreler yıllarca sessiz kalabilir. Meme kanserinde bu sessiz dönem 20 yıla kadar uzayabilmektedir. Bir tümörün hangi organ sisteminde geliştiği, ortaya çıkan belirtilerle yakından ilişkilidir. Ağrı çoğu zaman tümörün ilerlediğinin bir göstergesi olabilir. Buna karşılık mide korpus tümörleri gibi bazı kanserler, uzun süre belirti vermeden, sinsi bir şekilde ilerleyebilir. Meme kanserinde ise kitle, hem görüntüleme hem de fizik muayene bulguları açısından iyi huylu bir lezyonu taklit edebilir; hatta bazen hiç kitle oluşturmadan gizli (occult) seyir gösterebilir.

Bugün cerrahi olarak müdahale edebildiğiniz ama 20–30 yıl önce ameliyat edilemeyen kanserler var mı? Bu değişimi mümkün kılan şey bilgi mi, teknoloji mi, yoksa cerrahi cesaret mi?

Evet, günümüzde cerrahi olarak müdahale edebildiğimiz ancak 20–30 yıl önce ameliyat edilemeyen kanserler mevcuttur. Bu değişimi mümkün kılan temel unsurlar, proteomik ve genomik yaklaşımlar sayesinde oluşturulan ayrıntılı yol haritaları ile neoadjuvan tedaviler, yeni nesil kemoterapi ve immünoterapi yaklaşımlarıdır. Bu gelişmeler, ileri evre tümörlerde dahi cerrahi müdahaleyi olanaklı hâle getirebilmektedir. Dolayısıyla burada belirleyici olan esas olarak bilgi ve teknolojidir. Bununla birlikte etik ve vicdani gerçeklerin göz ardı edilmemesi son derece önemlidir. “Cerrahi cesaret” kavramına bu bağlamda katılmıyorum; çünkü cesaretten söz edebilmek için, yapılan eylemin risk ve sonuçlarının doğrudan eylemi gerçekleştiren kişiyi etkilemesi gerekir. Hasta üzerinden cesaret kavramı tanımlanamaz.

Geleceğe baktığınızda kanseri tamamen ortadan kaldırmak mı daha gerçekçi, yoksa kronik bir hastalık gibi yönetmek mi? Bilim hangi yöne daha hızlı ilerliyor?

Kanser, üreme potansiyelini kontrol edemeyen ve konakçısını öldürdüğünde kendi varlığının da sona ereceğini öngöremeyen, şuursuz bir hücre çoğalmasıdır. Bu nedenle “malignus” kavramı yerinde ve anlamlıdır. Bu gerçeklik ışığında, kanseri tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade kronik bir hastalık gibi yönetmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Bu nedenle hastaya verilen umudun da, hastalığın uzun süreli kontrol altına alınabileceği ve yönetilebilir olduğu perspektifi üzerinden kurulması önemlidir.

Kanserle ilgili toplumda en yaygın ama en yanlış inanış sizce nedir? Bu yanlış bilgi hastalara gerçekten zarar veriyor mu?

Kanserle ilgili toplumda en yaygın ve en yanlış inanışlardan biri, hastalığın ameliyat ya da ilaç tedavisine gerek olmadan iyileştirilebileceği düşüncesidir. Bununla bağlantılı olarak, finans kapital çevrelerinin kanseri bilinçli ve planlı bir şekilde yarattığına dair komplo temelli algıların da yaygın olduğunu görmekteyiz. Bir diğer tehlikeli yanlış inanış ise kanserin yalnızca doğal yöntemlerle, özellikle fitoterapi yoluyla tedavi edilebileceği düşüncesidir. Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarıyla kanserin mutlak olarak yok edilebileceğini savunan yaklaşımlar, hastaları bilimsel tedavilerden uzaklaştırabilmektedir. Bu yanlış bilgiler hastalara gerçekten zarar verebilmektedir. Nitekim bir defasında meme kanserini sülük tedavisiyle iyileştirmeye çalışan bir hasta ile karşılaşmıştım; hastalık zaman içinde kontrolden çıkmış ve tedavisi olanaksız hâle gelmişti.

Sizce her kanser hastası “sonuna kadar savaşmak” zorunda mı? Tıpta mücadele kavramı bazen hastayı yoran bir beklentiye dönüşüyor mu?

Bu, özünde etik bir sorudur. Tıp, ağrıyı dindirme sanatıdır. Hastaya ağrısız, acısız ve konforlu yaşatılan her an, aynı zamanda ona umut vermek anlamına gelir. Mesleğimizin temelinde de bu anlayış yatmaktadır. Bizler tanrı değiliz. Aksi hâlde “iyi olursa Tanrı’dan, kötü olursa hekimden bilinir” gibi adaletsiz bir durum ortaya çıkar. İnsan yaşamı belirsizliklerle doludur ve bu belirsizlik içinde hekimliğin görevi, hastayı yalnız bırakmamaktır. Bu nedenle mücadele, sonuna kadar sürdürülmelidir; ancak bu mücadele, her zaman insan onurunu, konforunu ve acının azaltılmasını merkeze alan bir anlayışla yürütülmelidir.

Cerrahi onkolojide “başarısızlık” nasıl tanımlanır? Teknik olarak başarılı ama hayat kalitesini olumsuz etkileyen bir ameliyat tıbbı olarak başarılı bir sonuç mudur?

Cerrahi onkolojide temel hedef, ağrısız sağ kalımı sağlamaktır. Bu nedenle başarı, yalnızca teknik olarak kusursuz bir ameliyatla değil, hastaya kabul edilebilir bir yaşam konforu kazandırmakla tanımlanır. Elbette tedavi sonrasında her şeyin eskisi gibi olması her zaman mümkün değildir; bu durum aynı zamanda bir kabullenme sürecini de beraberinde getirir. Hayat kalitesinde belirli bir azalma mı, yoksa yaşamın sonlanması mı tercih edilir? Ya da üretmeye, yaşamla bağ kurmaya devam edebilmek mi önceliklidir? Bu soruların tek bir doğru yanıtı yoktur. Başarının tanımı, hastanın değerleri, beklentileri ve yaşam önceliklerine göre değişir.

Yapay zekâ, robotik cerrahi ve büyük veri… Gelecekte cerrahın rolü azalacak mı, yoksa daha da kritik hale gelecek mi?

Yapay zekâ, robotik cerrahi ve büyük veri çağında cerrahın rolünün azalmasından ziyade daha da kritik hâle geleceği kanaatindeyim. Sonuçta insan, bir robota ameliyat olmayı gerçekten ister mi? Eğer bir hasta için robot ya da yapay zekâ, hekime kıyasla daha fazla güven duygusu yaratıyorsa, bu durum hekimliğin gereksiz hâle gelmesini de beraberinde getirir. Belki de insanlık bilinçli ya da bilinçsiz olarak böyle bir geleceği arzuluyordur; bu da bizi post-human bir döneme işaret eder. Ancak kontrolden çıkan yapay zekânın insan zihni üzerinde olumsuz etkiler yaratma potansiyeli de göz ardı edilmemelidir. Duygusal yönü tatmin edilmemiş, acı çeken bireylerin çoğaldığı bir dünyada, yapay zekâ ve robotların hâkim olduğu distopik bir evrenin ortaya çıkması olasıdır.

Kanserde kişiselleştirilmiş tedaviler konuşuluyor. Bu, her hastanın kaderinin gerçekten farklı olduğu anlamına mı geliyor?

Kişiselleştirilmiş tedaviler, her hasta için standart şablonlara indirgenmeyen, katı algoritmalara sıkışmayan, bireye özgü tedavi planları anlamına gelir. Bu yaklaşım, her hastanın hastalık seyrinin ve yanıtının farklı olabileceğini kabul eder. Ancak bu durum, genel geçer sonuçlara dayanan karar süreçlerini esas alan malpraktis davaları açısından ciddi sorunlar da doğurmaktadır. Tedavi başarısızlıklarında tek kusurlu olarak hekimi görmek ve onu tazminat baskısı altında bırakmak etik değildir.

Bir cerrah olarak sizi en çok yoran şey fiziksel yorgunluk mu, zihinsel yük mü?

İnsan hayatı sonlu, sorumluluklar ve kararlar ise sonsuzdur. Atatürk’ün dediği gibi, “Durmadan yürümek üzere yola çıkanlar yorulmazlar.” Bu anlayış, tıptaki sürekli sorumluluk ve dikkat yükünü taşırken bile motivasyonu korumanın önemini vurgular.

Kanser tedavisinde “umut vermek” ile “gerçeği söylemek” arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Bu çizgi hiç kayboluyor mu?

Gerçek ne kadar ürkütücü olursa olsun, içinde her zaman bir ümit barındırır. Buna karşılık “vaat” etmek, gerçeklere dayanmayan bir hayal satmaktır ve hastaya yanıltıcı bir güven verir. Bu nedenle çizgi kaybolmaz; doğru bilgi vererek ümit sunmak, tıbbın etik sorumluluğunun merkezindedir.

Yazar Hakkında /

Yazmaya başlayın ve aramak için Entera basın

Bu kapanacak 0 saniye