Prof. Dr. Halis Şimşek: “Pankreas Sessiz Bir Organdır; Belirti Verdiğinde Dikkatle Değerlendirilmelidir”
- ankaralife
- 30 Haziran 2026
Gastroenteroloji alanındaki çalışmaları ve hasta merkezli yaklaşımıyla tanınan Prof. Dr. Halis Şimşek’le bu kez sindirim sisteminin en kritik organlarından biri olan pankreası konuştuk. Şimşek, çoğu zaman fark edilmeden çalışan bu organın işlevini, hastalıklarını ve korunma yollarını anlattı.
Hocam, izninizle baştan başlayalım. Pankreasın vücuttaki önemini ve görevini okuyucularımıza anlatır mısınız?
Pankreas, midenin arkasında, karın boşluğunun derininde yer alan, görece küçük ancak işlevi hayati bir organdır. Onu, iki ayrı üretim hattı bulunan bir fabrikaya benzetmek mümkündür. Birinci hat sindirimle ilgilidir: Proteinleri, yağları ve karbonhidratları parçalayan sindirim enzimlerini üretir ve bunları ince bağırsağa salgılar. Aldığımız besinlerin vücut tarafından kullanılabilir hâle getirilmesinde bu enzimler belirleyici rol oynar. İkinci hat ise hormonaldir. Pankreas, insülin ve glukagon başta olmak üzere kan şekeri dengesini düzenleyen hormonları doğrudan kana verir. İnsülin, kan şekerinin kontrolünde anahtar konumundadır. Dolayısıyla pankreas, aynı çatı altında iki ayrı sistemi birlikte yürüten bir organdır; hem sindirim sürecinin hem de kan şekeri dengesinin merkezinde yer alır. Bu üretim hatlarından herhangi biri aksadığında, etkisi tüm metabolizmada hissedilir.
En sık karşılaşılan pankreas hastalıkları nelerdir?
Pankreas hastalıklarını üç ana başlıkta değerlendirebiliriz. Birincisi akut pankreatit. Pankreasın kendi salgıladığı enzimlerle, ani ve şiddetli bir iltihabi süreç içine girmesidir. En sık iki tetikleyicisi safra taşları ve alkoldür. İkincisi kronik pankreatit. Tekrarlayan ya da uzun süre devam eden iltihabi sürecin, pankreas dokusunda kalıcı hasara ve fonksiyon kaybına yol açtığı tablodur. Zamanla salgı bezi dokusunun yerini fibröz, yani sertleşmiş bağ dokusu alır; bunun başlıca sorumluları alkol ve sigaradır. Üçüncüsü ve klinik açıdan en kaygı verici olanı pankreas kanseri. Görülme sıklığı diğerlerine göre düşük olmakla birlikte, sinsi seyretmesi ve çoğunlukla ileri evrede tanı alması nedeniyle en çok önem verdiğimiz hastalıktır. Bunların yanında, pankreasın insülin üretiminin yetersiz kaldığı diabetes mellitusu da dolaylı olarak bu grubun içinde değerlendirebiliriz.
Hangi şikâyetler pankreas hastalığının belirtileri arasında yer alır?
Pankreas hastalıklarının belirtileri çoğu zaman özgül değildir; bu da tanıyı güçleştiren temel etkenlerden biridir. Bununla birlikte, dikkate alınması gereken bazı bulgular vardır. En tipik bulgu, karnın üst kısmında başlayıp sırta yayılan ağrıdır. Hastalar bu ağrıyı sıklıkla “önden arkaya geçen, kuşak biçiminde saran bir ağrı” olarak tarif eder ve bu tanım bizim için klinik olarak anlamlıdır. Buna ek olarak; yağlı ve kötü kokulu dışkılama, istemsiz kilo kaybı, iştahsızlık ve bulantı görülebilir. Sarılık ise özel önem taşıyan bir bulgudur. Cildin ve göz aklarının sararması, pankreasın baş kısmındaki bir sorunun safra yolunu sıkıştırabileceğine işaret edebilir. Özellikle ağrısız seyreden bir sarılık, vakit kaybetmeden değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Ayrıca ileri yaşta, daha önce diyabeti olmayan bir bireyde kan şekerinin aniden bozulması da pankreas patolojileri açısından uyarıcı olabilir. Şunu da belirtmem gerekir: Bu bulguların çok daha sık görülen ve iyi huylu nedenleri de vardır. Amaç tek bir belirtiyi büyütmek değil, ısrarcı ve geçmeyen şikâyetleri ciddiye alıp hekime başvurmaktır.
Pankreas hastalıklarının geç fark edildiği, bu yüzden teşhisinin de zor olduğu söyleniyor. Bu söylemlerin gerçekliği konusunda neler söylemek istersiniz?
Bu değerlendirme, özellikle pankreas kanseri açısından büyük ölçüde doğrudur ve anatomik bir temeli vardır. Pankreas, karın boşluğunun derininde; mide, bağırsaklar ve büyük damarların arasında konumlanmış bir organdır. Bu bölgede gelişen bir lezyon uzun süre belirti vermeyebilir; belirti ortaya çıktığında ise hastalık ilerlemiş olabilir. Belirtilerin özgül olmaması, yani hazımsızlık veya bel ağrısı gibi sık görülen yakınmalarla karışabilmesi de tanıyı geciktiren bir etkendir. Ancak bu tabloyu olumsuz değil, dikkati artırması gereken bir gerçeklik olarak görmek gerekir. Bugün elimizde etkili tanı yöntemleri vardır: yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme ve özellikle endosonografi, yani endoskopik ultrasonografi. Endosonografi, pankreası iç bölgeden milimetrik ayrıntıyla görüntüleme imkânı tanır ve erken evredeki lezyonların saptanmasında belirleyici bir yöntemdir. Kliniğimizde de uyguladığımız bu yöntemlerle, geçmişte gözden kaçabilecek oluşumları çok daha erken evrede tespit edebiliyoruz. Sonuç olarak tanıdaki güçlük gerçektir; ancak doğru endikasyonla ve riskli grupların düzenli takibiyle bu güçlük büyük ölçüde aşılabilir bir nitelik taşır.
Pankreası korumak adına neler yapılmalı?
Pankreas sağlığının korunmasında, büyük ölçüde değiştirilebilir yaşam tarzı etkenleri belirleyicidir. Birinci sırada sigara gelir. Sigara, hem kronik pankreatit hem de pankreas kanseri açısından en net ortaya konmuş, önlenebilir risk faktörüdür; bırakılması pankreas sağlığı için atılabilecek en önemli adımdır. İkincisi alkol tüketiminin sınırlandırılmasıdır; alkol, hem akut hem kronik pankreatitin başlıca nedenleri arasındadır. Üçüncüsü beslenme ve kilo kontrolüdür. Aşırı yağlı beslenme ve fazla kilo, hem pankreas hem de safra kesesi üzerinde olumsuz etki oluşturur; safra taşları da akut pankreatitin en sık nedenlerindendir. Lif ve sebzeden zengin, dengeli bir beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve ideal kilonun korunması koruyucu değer taşır. Ailesinde pankreas hastalığı, özellikle pankreas kanseri öyküsü bulunan bireyler ile uzun süredir diyabeti olan hastalar, bu konuda daha dikkatli olmalı ve düzenli kontrollerini aksatmamalıdır. Şunu da belirtmek gerekir: Ailede pankreas kanseri olması o kişinin mutlaka kanser olacağı anlamına gelmez; bu kanserlerin yalnızca yüzde 5–10 kadarı kalıtsal ya da ailesel zeminde gelişir. Burada amaç korku yaymak değil, gerçekten riski yüksek olan kişileri — özellikle birinci derece akrabalarında birden fazla pankreas kanseri olan ya da bu kanseri genç yaşta görülmüş bireyleri — doğru tanımlayıp erken tanı programına almaktır. Bu kişilerde önerilen yaklaşım, belirti beklemeden düzenli aralıklarla, genellikle yıllık olarak endosonografi ve MR ile takiptir. İzleme çoğunlukla 50 yaş civarında ya da ailedeki en genç vakadan yaklaşık on yıl önce başlar ve deneyimli merkezlerde yürütülmelidir. Hedef, hastalığı henüz ameliyatla çıkarılabilir, şifa şansı yüksek erken evrede yakalamaktır; düzenli izlenen kişilerde kanser gerçekten de çok daha erken evrede saptanmakta, bu da yaşam süresini belirgin biçimde uzatmaktadır. Seçilmiş bazı durumlarda, riski daha ayrıntılı değerlendirmek için genetik danışmanlıktan da yararlanılabilir.
Son olarak hocam, çok merak edilen bir soru: Ameliyatla pankreası alınan bir kişinin yaşaması mümkün mü?
Bu sorunun yanıtı evettir. Pankreasın tamamı cerrahi olarak alınsa dahi hasta yaşamını sürdürebilir. Ancak burada önemli bir koşul vardır: Organın yerine getirdiği iki temel işlevin dışarıdan desteklenmesi gerekir. Pankreas alındığında, ürettiği sindirim enzimleri ağızdan alınan enzim preparatlarıyla, yemeklerle birlikte yerine konur; böylece besinlerin sindirimi sürdürülür. Hormonal işlev açısından ise hasta artık insülin üretemeyeceği için dışarıdan insülin uygulanması zorunlu hâle gelir; bu hastalar insüline bağımlı diyabet hastası olarak takip edilir. Dolayısıyla yaşam devam eder; ancak beslenme, ilaç kullanımı ve kan şekeri takibi açısından daha disiplinli bir yaşam söz konusudur. Bu koşullara özen gösteren hastaların uzun yıllar sağlıklı ve üretken bir yaşam sürdürebildiğini klinik deneyimimizde sıkça görüyoruz. Burada belirleyici olan, hekim ile hastanın tedavi sürecini ortak bir sorumlulukla yürütmesidir.



