Görünmeyeni Görmek!
“Her terk edilmiş nesne, her solmuş iz ve yarım kalmış hikâye, insanın ruhunda yankı bulan ögelerdir.”
Yalnızca tuvalin değil, doğanın da sesini dinleyen çağdaş sanatçı Selman Uzun, özgün anlatımı ve kavramsal derinliğiyle son yıllarda sanat koleksiyonerlerinin yakın takibinde. Bellek, zaman ve ekosistem üzerine kurduğu güçlü metaforlarla izleyicisini düşünsel bir yolculuğa davet eden sanatçı, bu ay şehrin en çok okunan yayını Ankara Life Dergisine konuk oldu. Biz sorduk, o anlattı… Sanatın doğayla, geçmişin şimdiyle buluştuğu o eşsiz ara yüzü birlikte keşfettik. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Hatice Şeyma Basut
Selman Bey, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
Elbette. Karadeniz Teknik Üniversitesi Görsel Sanatlar Öğretmenliği Bölümü mezunuyum. Akademik eğitimimi başarı ve onur derecesiyle tamamladım. Bugüne kadar 8 kişisel sergi açtım, 400’ün üzerinde karma sergide yer aldım ve 15’ten fazla ulusal ve uluslararası sanat fuarına katıldım. Eserlerim, hem Türkiye’de hem de yurt dışında birçok özel koleksiyonda yer alıyor. Sanat yaşamımı Trabzon’daki atölyemde sürdürüyorum.
Aynı zamanda doğa ve yaban hayatı fotoğrafçısıyım. Doğada gözlemlediğim ekosistem sorunlarını kendi sanat anlayışımla tuvale yansıtmaya çalışıyorum. Son dönem serim “Sessiz Tanıklar”, hem kavramsal derinliği hem de görsel diliyle sanatseverlerin ilgisini çekti.
Son dönemde hangi sergilerle izleyici karşısına çıktınız?
En son Nişantaşı Best Art Gallery’de “Sis” adlı sergimle ve Sanko Sanat Galerisi’nde “Sessiz Tanıklar” sergimle yer aldım. Her iki sergi de izleyiciden güzel geri dönüşler aldı. 2025 yılı içerisinde ayrıca Art Nouva, Art Ankara, Art Contact ve 2. Akdeniz Bienali gibi önemli sanat etkinliklerinde de yer aldım.
“Sessiz Tanıklar” serinizden biraz bahseder misiniz? Bu çalışmanın arkasındaki düşünce neydi?
Bu seriyle birlikte şu fikri ortaya koymak istedim: İnsan, varoluşunu yalnızca şimdiye değil, geçmişin görünmez katmanlarına da borçludur. Her terk edilmiş nesne, her solmuş iz ve yarım kalmış hikâye, insanın ruhunda yankı bulan ögelerdir. Bu bağlamda bellek, yalnızca bir hatırlama aracı değil; aynı zamanda bir varoluş mekânıdır.
“Sessiz Tanıklar”, işte tam olarak bu mekânın görselleştirilmiş hâli. Hurda araçlar geçmişin ağırlığını simgelerken, bozulmuş doğadaki canlılar direnci ve aidiyetin metaforunu oluşturuyor. Kurumuş dallarda hâlâ göç etmeyen kuşlar ise doğanın ve evrenin sessiz bekçileri olarak yer alıyor.
Doğada kuşları ve karacaları fotoğraflarken yalnızca onların varlıklarını değil; ekolojik rollerini, sessiz tanıklıklarını da görünür kılmaya çalışıyorum. Bugüne dek yaklaşık 300 kuş türünü fotoğrafladım. Bu canlıların evrende oynadıkları rolleri sanatsal bir dille izleyiciye aktarmaya çalışıyorum.
Peki, sanat sizin için ne ifade ediyor? Sanatı nasıl tanımlarsınız?
Sanat benim için, insanın yaratıcılığının, becerisinin ve hayal gücünün estetik biçimde ifadesidir. Duygu, düşünce ve deneyimlerin görsel, işitsel, bedensel veya yazılı formda, güzellik ve estetik kaygısıyla somutlaştırılmasıdır.
Benim çalışmalarımda sanat aynı zamanda bir “ara yüz” işlevi görür: Geçmiş ile şimdi, görünür ile görünmez, insan ile doğa arasında bir köprüdür. Boya katmanları ve doku geçişleri, belleğin parçalı yapısını ve zamanın çok katmanlı doğasını yansıtır. Her fırça darbesi, hem bireysel hem de ekolojik hafızayı bir araya getirir.
Çalışmalarınızda felsefi referanslara da yer veriyorsunuz. Bu yaklaşımınızın temelinde ne var?
Sanatımı kurarken felsefi düşünceler büyük rol oynuyor. Özellikle Heidegger’in “dünya-içinde-varlık” kavrayışı bana ilham veriyor. Bu anlayışa göre insan varoluşu, her zaman tarihsel ve mekânsal bağlamla iç içedir. Sanat ise bu bağlamı yalnızca hatırlatmakla kalmaz; ona yeni bir anlam ve özgürlük alanı da açar. İzleyici, kuşların kanat çırpışını, karacaların sessiz bekleyişini ve dikenli tellerin ardında hâlâ titreşen özgürlüğü hissedebildiğinde, yalnızca sanatın değil; evrenin sessiz tanıklarının da farkına varır.
Son olarak, “Sessiz Tanıklar” serinize dönelim. Bu seride nostaljik bir hava var mıydı, yoksa başka bir amaç mı güttünüz?
Bu çalışma bir nostalji üretme çabası değil. Amacım, geçmişle şimdi arasındaki gerilimi, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi ve evrensel dengeyi görünür kılmaktı. İnsan ruhu kana susamadıkça; doğa, kuşlar, karacalar ve iyiler daima özgür kalacaktır. Bu inanç, sanatımın da özü diyebilirim.



