Sanat, Duygu ve Dönüşüm!

Asya Erciyas, şehrin en çok okunan yayını Ankara Life sayfalarında, Art Asya Ceramics’in ilham verici yolculuğunu anlattı. Çocukluğundan itibaren şekillenen yaratıcı dünyasını, çamurun dönüştürücü gücüyle buluşturduğu özgün tasarımlarını ve geleneksel seramiği modern bir estetikle yeniden yorumlayışını paylaştı. Röportajımız, bir sanatçının içsel renklerini, markalaşma sürecindeki cesaretini ve eserlerinin izleyiciyle kurduğu sessiz ama derin bağları gözler önüne seriyor. Keyifli okumalar dileriz.

Asya Hanım, sanat yolculuğunuz oldukça etkileyici görünüyor. Art Asya Ceramics’i kurma fikri nasıl doğdu? Bir sanatçı olarak bu yolculuğun başlangıcını bizimle paylaşabilir misiniz?

Çocukluğum bahçeli bir evde geçti; günlerimi çamurla oynayarak, kendi hayal dünyamı kurduğum küçük objelerle evcilik oynayarak geçirirdim. Sanatla kurduğum bu içsel bağ, aslında o günlerde şekillenmeye başladı. Öğrencilik hayatım boyunca genellikle sınıfın en iyi resim yapan öğrencilerinden biriydim. Görsel anlatım ve yaratım süreci, benim için hep doğal bir ifade biçimi oldu. Her ne kadar lisans eğitimim ekonomi alanında olsa da, içimdeki sanat tutkusu zamanla daha baskın hale geldi ve hayatımı farklı bir yöne taşıdı. 2003–2004 yıllarında Kiev’de yaşadığım dönemde seramik sanatıyla tanışmam, bu dönüşümün başlangıcı oldu. Çamurun doğallığı, dokusundaki sıcaklık ve dönüştürücü gücü beni derinden etkiledi. Türkiye’ye döndükten sonra Ankara’da çeşitli atölyelerde eğitimler alarak bu yolculuğu sürdürdüm. Ardından, Kievli bir arkadaşımla birlikte ilk bağımsız atölyemizi kurduk; bu süreç yaklaşık sekiz yıl önce başladı. Kısa bir süre sonra kendi yaratım dilimi bulmak ve özgün üretimler yapmak amacıyla yoluma tek başıma devam ettim. O zamandan bu yana kendi atölyemde, iç dünyamla ve malzemenin kendisiyle kurduğum diyalog doğrultusunda üretmeye devam ediyorum.

Sosyal medyada paylaştığınız çalışmalarınıza baktığımızda, her parçada özgün bir estetik ve hikâye var. Sizce seramik sanatının gücü nedir ve hangi duyguları yansıtmayı hedefliyorsunuz?

Benim için seramik, sadece bir malzeme değil; duyguların, düşüncelerin ve içsel dünyamın görünür hale geldiği bir anlatım biçimi. Her parça, aslında sessiz bir hikâye anlatıcısı gibi… Çamurla kurduğum ilişki, çoğu zaman kelimelerle ifade edemediğim duyguların şekle bürünmesiyle başlıyor. İç dünyam oldukça renkli, bazen karmaşık, bazen huzurlu… Bu dalgalanmayı olduğu gibi işlerime yansıtmayı seviyorum. Her bir form, bir duygunun izdüşümü; bazen naif bir anının, bazen de içsel bir sorgulamanın ifadesi oluyor. Seramikte beni en çok etkileyen şey, toprağın dönüşüm gücü; ellerimle şekillendirdiğim bir kütlenin ateşle birleşerek kalıcı bir forma dönüşmesi, hayatın kendisine çok benziyor. Seramik sanatının en güçlü yanı bence bu dönüşüm… Kırılganlık ve dayanıklılığın, doğallık ve estetiğin aynı bünyede buluşması. Ben de işlerimde bu zıtlıkları, dengeyi ve içsel renklerimi bir arada hissettirmeyi amaçlıyorum. Her eserim, biraz ben, biraz çocukluğum, biraz da bugün olduğum hâl…

Art Asya Ceramics’in bir markaya dönüşmesiyle birlikte, sanatınızı daha geniş bir kitleye ulaştırdınız. Markalaşma sürecinde en çok hangi zorluklarla karşılaştınız ve bu süreçte size ilham veren bir anı var mı?

Art Asya Ceramics benim için hiçbir zaman sadece bir marka olmadı. O, zamanla benimle büyüyen, benimle nefes alan bir kimliğe dönüştü. Aslında her bir parça, iç dünyamdan dışarıya uzanan bir yol gibi… Bazen kırılgan, bazen cesur ama her zaman samimi… Markalaşma süreci, dışarıdan bakıldığında profesyonel bir adım gibi görünse de, benim için özünde çok kişisel bir yolculuktu. Çünkü orada asıl mesele, kendimi ifade etmenin yollarını bulmak, içimdeki sesi şekillendirmekti. Türkiye’de sanatın ve emeğin değeri ne yazık ki her zaman hak ettiği karşılığı bulamıyor. Bazen bunu hissetmek insanın içini acıtıyor. Ancak ne zaman biri bir tasarımıma dokunsa, onu evinde bir köşeye yerleştirip “beni anlatıyor” dese, işte o an bütün yorgunluklar yok oluyor. Bu etkileşimler benim için paha biçilemez. Çünkü o zaman anlıyorum ki, çamurla başlayan o sessiz hikâye bir başkasının kalbine ulaşıyor. Sanırım beni bu süreçte en çok motive eden şey de tam olarak bu; toprağın içinden doğan bir duygunun başka bir ruhta yankı bulması.

Geleneksel seramik sanatını modern tasarımlarla harmanlamaya yönelik bir yaklaşımınız var. Bu sentez, sanatçı kimliğinizin temel taşlarını nasıl şekillendiriyor ve bu tarzda bir yenilik arayışınız var mı?

Seramik, insan yaşamının en eski, en geleneksel formlarından biri. Ben bu geleneği korurken, ona kendi çağımın ruhunu ve kişisel dilimi katmayı önemsiyorum. Toprağın kadim hikayesini, modern bir biçimle yeniden anlatmak diyebilirim buna. Her yeni formda, geçmişle bugünün el ele tutuştuğu o dengeyi arıyorum. Arayış, bence sanatın özünde var ve her zaman da olmalı. Benim için bu, bir zorunluluk değil; içsel bir ihtiyaç gibi. Kendi tarzımdan ve kimliğimden kopmadan, yeniliği daima küçük dokunuşlarla işlerime dahil etmeye çalışıyorum. İzleyiciler de bu dönüşümü, bu taze enerjiyi hemen fark ediyor. Aslında benim yaptığım şey biraz da şu: insanlık tarihinin en geleneksel formunu, en modern haline dönüştürmek… Bu karşılaşma noktası; gelenekle yeniliğin kesiştiği yer sanatımın kalbinde duruyor.

Sizi en çok etkileyen sanatçılar ve seramik ustaları kimlerdir? Onlardan aldığınız ilhamla hangi sanat akımlarını veya teknikleri kendi işinize entegre ettiniz?

Beni en çok etkileyen sanatçılardan biri, kuşkusuz Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olan Füreya Koral’dır. Onun üretimlerinde hissedilen cesaret, özgürlük ve duygu yoğunluğu benim için her zaman ilham kaynağı olmuştur. Füreya Koral’ın seramiğe sadece bir zanaat değil, bir ifade biçimi olarak yaklaşması, bu alandaki tüm kadın sanatçılar gibi beni de derinden etkilemiştir. Dünya seramik sanatında da benim için ilham verici birçok isim var. Örneğin Ruth Duckworth’ün organik formlarındaki sadelik ve doğayla kurduğu sezgisel ilişki, Magdalene Odundo’nun biçimlerinde görülen zarafet ve denge duygusu, ya da Betty Woodman’ın seramiği resimsel bir anlatım diliyle buluşturma cesareti beni her zaman büyülemiştir. Ben kendi üretim sürecimde kalıp ya da torna kullanmıyorum; her tasarımım tamamen elle şekillendiriliyor. Bu yöntem bana büyük bir özgürlük alanı sağlıyor. Çünkü her form, kendi karakterini süreç içinde buluyor;  tıpkı bir diyalog gibi… Ellerimin yönlendirdiği bu doğallık, sanırım işlerimin ruhunu belirleyen en önemli unsur. Bu yüzden teknik olarak ilham aldığım sanatçılar olsa da, ben kendi üretimimde onların izlerini taşımaktan çok, o özgürlük duygusunu sürdürebilmeyi önemsiyorum. Çünkü seramik benim için sadece biçim değil, aynı zamanda varoluşun en doğal halini arama sürecidir.

Son olarak bizlere vereceğiniz en değerli tavsiyeler neler olur?

Bence en önemli şey merak etmek. Sürekli sorular sormak, denemek, keşfetmek… Çok çalışmak da şart tabii, ama sadece çalışmak yetmez; yaptıklarını sorgulamak, yeni yollar aramak gerekiyor. Bir de şunu söyleyebilirim; bozmaktan, hata yapmaktan korkmayın. Denemekten, yanlışlardan öğrenmekten vazgeçmeyin. Her hata aslında bir adım ileri demek. Araştırın, ilham alın ama kendi yolunuzu da çizin. Seramikte de hayatın her alanında da bu şekilde ilerlemek, hem sizi hem işinizi besliyor. Sonuçta, bir şeyleri sürekli keşfetmek ve vazgeçmemek, sanatta da girişimcilikte de en büyük güçtür.

Yazar Hakkında /

Yazmaya başlayın ve aramak için Entera basın