Sanatta Hayat Var!
Resim, edebiyat ve girişimciliği bir arada yürüten; görme kaybına rağmen sabır ve inançla üreten çok yönlü bir sanatçı: Selma Bora. Ankara Life Dergisi’ne konuk olan Bora, Atatürk portrelerinden Anadolu motiflerine uzanan eserlerinin ardındaki ilhamı, sanatla örülü yaşam yolculuğunu ve kadınlara ilham olan girişimci yönünü tüm içtenliğiyle anlattı. İyi okumalar dileriz.
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Selma Bora kimdir? Sanatla, edebiyatla ve girişimcilikle iç içe geçen bu çok yönlü yolculuk nasıl başladı?
Aksaray doğumluyum. Sanatla kurduğum bağ, lise yıllarında klasik edebiyat eserlerini okuyarak ve kendi iç dünyama dönerek başladı. Görmeye değil, görmeyi bilmeye ihtiyaç duyduğum bir yolculuktu bu. Yıllar içinde hem edebiyatta hem resimde kendi sesimi, kendi dilimi bulmak için çabaladım. Hacettepe Üniversitesi’nde üç yıl boyunca öğrencilere dekoratif sanatlar ve resim dersleri verdim. Aynı zamanda Millî Eğitim Bakanlığı’nın desteklediği bir projeyle, sayın Sami Selçuk’un öncülüğünde Karapürçek İlköğretim Okulu’nda üç yıl boyunca çocuklara sanat yoluyla dokundum. O öğrenciler Türkiye ikinciliği ve üçüncülüğü kazandılar, bu da bana sanatın dönüştürücü gücünü bir kez daha gösterdi.
Sanatla olan yolculuğunuzda sizi en çok etkileyen kırılma noktası neydi? 17 derece görme kaybıyla detaylı nokta çalışmaları yapmanız büyük bir azim örneği. Bu tekniği seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Görme kaybım, sanat yolculuğumda bir engel değil; bir eşik oldu. Noktalama tekniği büyük bir sabır gerektirir. Belki de içimde biriken kelimelerin, dizelerin resme dönüşme arzusuydu bu teknikle olan bağım. Her nokta, içimdeki azmin ve inancın bir yansımasıydı. Gözlerimle değil, yüreğimle gördüm. Zor olandı ama ben zoru sevdim. Atatürk’ün portresini noktalama tekniğiyle 6 ayda tamamladığım eser, bu sabrın ve adanmışlığın bir simgesidir benim için.
Atatürk portrelerinden cami silüetlerine, at figürlerinden etkileyici kompozisyonlara uzanan eserlerinizde, sizi en çok ne besliyor? Temaların oluşum sürecini biraz anlatır mısınız?
Ben köklerimle beslenen bir sanatçıyım. Anadolu toprakları, geleneksel motifler, tarihimiz ve elbette Atatürk… Her figür, her tema içimde biriken duyguların, yaşanmışlıkların ve gözlemlerin ürünü. Atlar özgürlüğü, cami silüetleri derinlikli maneviyatı, Atatürk portreleri ise minneti anlatır. Sanatımda belirli bir tema yoktur; ama her temanın arkasında bir his, bir iz, bir neden vardır.
Ulucanlar Cezaevi Sanat Sokağı’ndaki sergileriniz girişimci kadın ruhunun da bir yansıması gibi. Bu süreci bir sanatçı ve girişimci olarak nasıl yönettiniz?
Sanat sadece tuvalde değil; hayatın tam da içinde olmalı. Bu inançla, Ulucanlar Cezaevi Sanat Sokağı’nda sergiler açtım, sanatın ulaşılabilir ve dönüştürücü gücünü göstermek istedim. Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Atatürk Köşkü’ne, Yozgat Dernekler Federasyonu ile açtığımız sergilere kadar birçok organizasyonda yer aldım. En önemlisi ise, sanat yolculuğumu gençlerle ve kadınlarla paylaşmak. Bu nedenle, küratörlüğünü yaptığım büyük sergiler dışında, ücretsiz sanat dersleriyle bu bilinci yaymaya da çalışıyorum.
Ressam kimliğiniz öne çıksa da edebiyatla da iç içesiniz; şiir ve yazı ile görsel sanatı nasıl bir dengeyle yürütüyorsunuz? Farklı disiplinlerde üretmek size ne katıyor?
Benim için şiir ve resim aynı gövdenin iki dalı. Biri kelimelerle anlatır içimi, diğeri renklerle. “Kırmızı Güller” adlı yayımlanmış bir şiir kitabım var, ikinci kitabım ise yolda. Aynı zamanda Ankara Gazetesi’nde kültürel yazılar yazıyorum. Disiplinlerarası üretim, beni sınırlardan uzaklaştırıyor. Ruhum neyle akmak isterse, o yolda ilerliyorum. Sanat, bir yön değil; bir yaşam biçimi benim için. Son olarak;
Bir nokta koydum kâğıda,
Büyüdü, oldu evrene resim.
Bir dize düştü gönlüme,
Şiir oldu, atalarımızın hatırası oldu.
Sanat, benim için sadece bir üretim değil; bir yaşam kaynağı. Oksijen tüpüyle yaşıyor olmam bile bu bağı koparamadı. Çünkü ben sanatla nefes alıyorum.
Sevgiyle.



