Tarihi Sevdiren Öğretmen: Mehmet Celal Özyıldız!

“Ezber yapan öğrenci bilgiyi taşır, hikâyeyi anlayan öğrenci soruyu çözer.”

Şehrin en çok okunan yayını Ankara Life Dergisine konuk olan Mehmet Celal Özyıldız, tarih derslerini yalnızca bilgi aktarmak olarak değil, öğrenciyi hikâyenin içine çekmek ve merak duygusunu geliştirmek şeklinde tanımlıyor. “Tarih ezberlenmez, yaşanır” felsefesiyle derslerinde öğrencilerine sadece bilgiyi değil, düşünmeyi, bağlantı kurmayı ve olayların mantığını kazandırmayı hedefliyor. Sosyal medya ve FUZEM’deki çalışmalarıyla tarihi modern öğrencinin diline uyarlayan Özyıldız, gençleri hem sınavlara hem de hayata hazırlama vizyonuyla fark yaratıyor. Keyifli geçen röportajımız sizlerle, iyi okumalar dileriz.

Röportaj: Hatice Şeyma Basut

 

Öğrenciler tarih dersini genellikle sıkıcı bulur. Siz ders videolarınızda bunu nasıl tersine çeviriyorsunuz? Tarihi “sevdirmede” en etkili yönteminiz nedir?

Tarihi sıkıcı yapan şey aslında tarih değil, anlatım biçimidir; eğer dersi sadece kronolojik bilgi ve ezber üzerinden anlatırsanız öğrenci çok hızlı kopar, ben ise tarihi bir hikâye gibi anlatıyorum, onları olayın içine çekiyorum, karakterleri canlandırıyorum ve “neden oldu, olmasaydı ne olurdu” sorularıyla öğrenciyi düşünmeye zorluyorum; bunun yanında mutlaka günümüzle bağ kuruyorum ki öğrenci “bu benim hayatımla ilgili” diyebilsin, kritik yerlerde vurucu cümlelerle dikkatlerini diri tutuyorum ve en önemlisi tarihi sadece anlatmıyorum, yaşatıyorum çünkü öğrenci kendini o olayın içinde hissettiği anda tarih artık sıkıcı bir ders değil, merak edilen bir hikâyeye dönüşür.

Sosyal medyada büyük bir takipçi kitleniz var. Fenomen olmanız ders anlatımınızı ve öğrencilerle bağ kurma tarzınızı nasıl etkiledi?

Sosyal medyada fenomen olmak benim ders anlatımımı değiştirmedi, aksine daha da keskinleştirdi; çünkü orada yüz binlerce öğrencinin dikkatini birkaç saniyede yakalamak zorundasın, bu da beni daha net, daha vurucu ve daha sade anlatmaya itti, gereksiz detayları tamamen ayıklayıp işin özünü vermeyi öğrendim, aynı zamanda öğrencinin neyi anlamadığını, nerede sıkıldığını çok daha hızlı görüp ona göre içerik üretmeye başladım; en önemlisi de aramızdaki mesafe kalktı, öğrenciler beni sadece bir öğretmen olarak değil, kendilerinden biri gibi görüyor, ben de zaten yukarıdan konuşan değil, yan yana yürüyen bir dil kullanıyorum, bu da hem bağımızı güçlendiriyor hem de dersi daha etkili hale getiriyor.

Sınavlara hazırlanan öğrenciler için tarihin “ezber değil, hikâye” olduğunu vurguluyorsunuz. Bu yaklaşım sınav başarısına nasıl katkı sağlıyor?

Tarih ezberlenirse unutulur ama hikâye olarak öğrenilirse kalıcı olur; ben sürekli şunu söylüyorum: bir olayın sadece sonucunu değil, sürecini ve nedenlerini anlarsanız zaten o bilgi beyninizde zincirleme şekilde yer eder, bu da sınavda yorum sorularını çok daha rahat çözmenizi sağlar çünkü artık bilgiyi hatırlamaya çalışmazsınız, olayın mantığını kurarsınız; ÖSYM tarzı sorular zaten direkt ezberi değil, sebep-sonuç ilişkisini ve bağlantı kurma becerisini ölçüyor, dolayısıyla tarihi hikâye gibi öğrenen bir öğrenci hem daha az unutuyor hem de farklı soru tiplerine daha hızlı adapte oluyor, yani işin özü şu: ezber yapan öğrenci bilgiyi taşır, hikâyeyi anlayan öğrenci soruyu çözer.

Videolarınızda mizah ve hikâye anlatımını birleştiriyorsunuz. İçerik üretirken nelere dikkat ediyorsunuz ve ilham kaynaklarınız neler?

İçerik üretirken benim en dikkat ettiğim şey şu: öğrenci sıkılmayacak ama dersten de kopmayacak; yani mizahı amaç değil araç olarak kullanıyorum, konunun önüne geçmesine asla izin vermiyorum, hikâyeyi anlatırken doğru yerde espri yapıyorum ki dikkat toplansın ama kritik bilgiyi verirken mutlaka ciddileşiyorum ve altını çiziyorum, çünkü sınav oradan geliyor; ayrıca dili mümkün olduğunca sade tutuyorum, herkesin anlayacağı şekilde anlatıyorum ve her içeriğin bir “akılda kalıcı noktası” olmasına özellikle dikkat ediyorum; ilham konusuna gelirsek, en büyük ilhamım yine öğrenciler, onların nerede zorlandığını, neye güldüğünü, neyi anlamadığını sürekli takip ediyorum, bir de tarihin kendisi zaten başlı başına bir hikâye hazinesi, doğru yerden bakarsan hem dramatik hem eğlenceli, ben de o dengeyi kurmaya çalışıyorum.

Öğrenciler tarih öğrenmekten keyif alsın diye neler önerirsiniz? Özellikle dijital çağda tarihi sevdirmek için öğretmenlere ipuçlarınız var mı?

Öğrencinin tarih öğrenmekten keyif alması için önce öğretmenin dersi keyifle anlatması gerekir, çünkü bu iş tamamen enerji meselesi; eğer siz tarihi sadece kitaptan okursanız öğrenci kopar ama hikâyeleştirir, görsellerle destekler ve günlük hayatla bağ kurarsanız ders canlı hale gelir; dijital çağda ise bu iş çok daha kolay, kısa videolar, haritalar, animasyonlar ve karşılaştırmalı anlatımlar kullanarak öğrencinin dikkatini sürekli aktif tutmak gerekiyor, ayrıca öğrenciyi pasif dinleyici olmaktan çıkarıp “sence neden böyle oldu?” gibi sorularla sürece dahil etmek çok kritik; en önemli ipucum şu: konuyu anlatıp geçmeyin, öğrencinin zihninde bir sahne oluşturun, çünkü öğrenci o sahneyi görürse öğrenir, görmezse unutur.

FUZEM’in ortağı olarak eğitim alanında farklı bir bakış açınız var. Sosyal medya içeriklerinizi, geleneksel eğitimle birleştirdiğinizde nasıl bir etki yaratıyorsunuz?

Benim FUZEM’deki bakış açım şu: sosyal medya ile geleneksel eğitimi ayrı dünyalar gibi görmüyorum, tam tersine birbirini besleyen iki güçlü alan olarak kullanıyorum; sosyal medyada öğrencinin dikkatini çekiyor, konuyu merak ettiriyor ve kısa, vurucu anlatımlarla zihninde bir kıvılcım oluşturuyorum, ardından FUZEM’de bu kıvılcımı sistemli dersler, soru çözümleri ve analizlerle derinleştiriyoruz; yani öğrenci önce “anlıyorum” diyor, sonra “pekiştiriyorum” aşamasına geçiyor, bu da hem motivasyonu artırıyor hem de öğrenmeyi kalıcı hale getiriyor, en önemli farkımız da burada ortaya çıkıyor: sadece içerik üretmiyoruz, öğrenciyi baştan sona yöneten bir öğrenme deneyimi kuruyoruz.

Yazar Hakkında /

Yazmaya başlayın ve aramak için Entera basın