Dur, Hisset, Dönüş!
- Selda Güneş
- 16 Mayıs 2026
“Modern hayat bize hep ilerlemeyi öğretiyor ama durmayı öğretmiyor. Oysa varoluşsal açıdan baktığımızda, insanın en temel ihtiyacı anlamdır.”
Şehrin nabzını tutan Ankara Life Dergisi, bu sayısında Halas Yaşam Merkezi’nin kurucusu Psikolojik Danışman Eşref Can Atıcı’yı ağırlıyor. “Beden her şeyi hatırlar” yaklaşımını kendi deneyimleriyle yeniden yorumlayan Atıcı, insanın zihniyle değil bedeniyle yüzleştiği noktada başlayan gerçek dönüşümü, kaçınmanın daralttığı hayatları ve temasın iyileştirici gücünü derinlikli bir perspektifle anlatıyor. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Hatice Şeyma Basut
Eşref Bey, son yıllarda “beden her şeyi hatırlar” söylemi daha sık karşımıza çıkıyor. Sizce beden gerçekten yaşadıklarımızın bir hafızasını tutar mı?
Son yıllarda “beden her şeyi hatırlar” diyoruz. Ben bunu şöyle görüyorum: Beden unutmuyor çünkü aslında hiç anlatamadıklarımızı taşıyor. Zihin çoğu zaman hikâyeler üretir, açıklar, rasyonalize eder… Ama beden doğrudan yaşar. İçimizde tutulan her duygu, ifade bulamadığında kendine bir yer arar. Ve çoğu zaman o yer beden olur.
Fiziksel ağrıların ya da kronik rahatsızlıkların arkasında psikolojik bir yük olabileceği sıkça dile getiriliyor. Bu ilişkiyi kendi çalışmalarınızda nasıl gözlemliyorsunuz?
Danışanlarımla çalışırken sıkça şunu fark ediyorum: İnsan aslında ne hissettiğini biliyor, ama onunla temas etmekten kaçınıyor. Çünkü bazı duygular ağır, bazı anılar fazla tanıdık, bazı boşluklar fazla derin. İşte tam bu noktada kaçınma başlıyor. Ama kaçındığımız her şey, hayatımızı daraltarak geri dönüyor. ACT yaklaşımında söylediğimiz gibi; kaçındıkça özgürleşmiyoruz, tam tersine sıkışıyoruz.
Fiziksel ağrılar da çoğu zaman bu sıkışmanın dili oluyor. Omuzlarda bir yük, göğüste bir daralma, midede bir düğüm… Bunlar sadece fizyolojik tepkiler değil, aynı zamanda yaşanamamış duyguların yankısı. Şema terapi perspektifinden baktığımızda, çocuklukta gelişen o tanıdık duygular – yetersizlik, terk edilme, değersizlik – yıllar sonra bile bedenimizde kendine yer bulabiliyor. Ve biz çoğu zaman bugünü yaşadığımızı zannederken, aslında geçmişin izlerini taşıyoruz.
Yoga, nefes ve hareket temelli çalışmaların sadece fiziksel değil duygusal bir etkisi olduğu söyleniyor. Bu pratikler insanın iç dünyasına nasıl temas ediyor?
Yoga, nefes ve hareket çalışmalarını bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Çünkü insan bazen konuşarak değil, hissederek iyileşir. Nefes, insanın kendine en çıplak haliyle temas ettiği yerdir. İnsan bir an durup gerçekten nefes aldığında, aslında hayatla yeniden temas kurar. Ve o anda şunu fark eder: Kaçtığı şey, sandığı kadar korkutucu değildir. Onunla kalabildiğinde, dönüşüm zaten başlamıştır.
Danışanlarınızda en sık gördüğünüz “bedensel sinyaller” neler? İnsanlar bedenlerinin verdiği mesajları neden çoğu zaman görmezden geliyor?
Danışanlarımda en çok gördüğüm şeylerden biri kronik bir yorgunluk. Ama bu sadece fiziksel bir yorgunluk değil; sürekli güçlü kalmaya çalışan, hep idare eden, hep “iyi” olmaya çalışan bir parçanın yorgunluğu. Şema dilinde bu, çoğu zaman “aşırı sorumluluk alan” ya da “duygularını bastıran” tarafın yükü. Ve insan bir noktadan sonra bedeninde “artık dur” diyen bir sinyal alıyor.
Modern hayat bize hep ilerlemeyi öğretiyor ama durmayı öğretmiyor. Oysa varoluşsal açıdan baktığımızda, insanın en temel ihtiyacı anlamdır. Ve anlam, hızda değil, durabilmede ortaya çıkar. Kendinle kaldığında, sessizlikte, o boşlukta… Kim olduğunu, ne istediğini, neyi gerçekten yaşamak istediğini orada fark edersin.
Beslenme, hareket ve zihinsel denge birlikte ele alındığında nasıl bir dönüşüm ortaya çıkıyor? Bu alanların birbirinden ayrı düşünülmesi neyi eksik bırakıyor?
Halas Yaşam’da biz insanı parçalara ayırmıyoruz. Çünkü insan bir bütün. Zihin, beden ve duygular birbirinden ayrı değil. Sadece birine dokunduğunda, diğerleri de etkilenir. Ama gerçek dönüşüm, hepsine birlikte temas edebildiğinde olur. Bu yüzden biz sadece konuşmayız; bedeni de sürece davet ederiz, duygulara alan açarız, kaçınmadan temas etmeyi öğretiriz.
İyileşme sürecinde sadece konuşmak değil, bedeni de sürece dahil etmek neden önemli? Sizce gerçek bir iyilik hâli nerede başlıyor?
İyileşme benim için “iyi hissetmek” değil. İyileşme, insanın her duygusuna alan açabilmesidir. Üzüntüyle de kalabilmek, kaygıyla da yürüyebilmek, korkuya rağmen seçim yapabilmek… ACT’in söylediği gibi, mesele acıyı ortadan kaldırmak değil, onunla birlikte anlamlı bir hayat kurabilmek.
Ve belki de en önemlisi şu: İnsan, kendisiyle temas kurabildiği yerde iyileşmeye başlar. Maskeleri bıraktığında, güçlü görünmek zorunda olmadığında, sadece olduğu haliyle var olabildiğinde…
Halas tam olarak burasıdır.
Bir duruş.
Bir temas.
Ve insanın kendine doğru yaptığı en gerçek yolculuk…

