“Fark etmek, baş etmenin ilk adımıdır.”
İlk kitabı ‘Aşk Kasları’ ile okurlarıyla güçlü bir bağ kuran Yasemin İrkilata, ikinci kitabı ‘Bırak Gitsin’de çözüm reçeteleri sunmak yerine okuru kendi bedeniyle yeniden tanışmaya davet ediyor. Klinikteki yıllara dayanan gözlemlerini ve pelvik taban sağlığına dair bilgilendirici yaklaşımını, sıcak ve samimi bir dille aktaran İrkilata, “Bırakmak vazgeçmek değildir, bedenle yeniden iş birliği yapmaktır” diyor ve modern yaşamın sıkışmış ritmine karşı nefes alan bir farkındalık süreci öneriyor. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Hatice Şeyma Basut
İkinci kitabınız “Bırak Gitsin”’de, okura bir çözüm listesi sunmak yerine onu kendi bedeniyle yeniden ilişki kurmaya davet ediyorsunuz. Bu kitabın çıkış noktasında nasıl bir ihtiyaç ya da gözlem vardı? Sizi özellikle “bırakmak” kavramının izini sürmeye götüren ne oldu?
“Bırak Gitsin” aslında bir çözüm listesi eksikliğinden doğmadı; tam tersine, çözüm bolluğunun yarattığı sıkışmadan doğdu. Yıllardır klinikte gözlemlediğim şeye göre insanlar ne yemeleri gerektiğini, ne içmeleri gerektiğini biliyor ama bedenleriyle nasıl ilişki kuracaklarını bilmiyorlar. Kabızlık yaşayan birçok hastada ortak bir nokta vardı: Sadece bağırsak değil, hayatın birçok alanında bir tutma hali. Duygular tutuluyor, ihtiyaçlar erteleniyor, bedenin sinyalleri bastırılıyordu. Ve bir noktada beden, bunu sindirim sistemi üzerinden anlatmaya başlıyordu.
“Bırakmak” kavramı benim için tam burada, klinik deneyimlerimden doğdu. Çünkü fark ettim ki bazı insanlar kaslarını değil, aslında hayatlarını gevşetemiyordu. Bu kitap, insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemek için değil; bedeniyle yeniden temas kurabilecekleri bir alan açmak için yazıldı.
Kitapta sıkça vurguladığınız bir şey var: Beden kelimelerden çok deneyimlerle öğrenir. Günümüzün hızlı ve yoğun yaşamında, bastırılan stres ve duygular sindirim sistemi ve tuvalet alışkanlıkları üzerinden nasıl görünür hale geliyor? Beden bize aslında ne anlatmaya çalışıyor?
Beden gerçekten kelimelerle değil, deneyimle öğrenir. Ve bastırılan hiçbir şey kaybolmaz sadece yer değiştirir.
Günümüz insanı çok fazla “tutuyor”:
– Tuvaleti erteliyor
– Duygularını bastırıyor
– Stresi normalize ediyor…
Bu tutma hali zamanla bedende bir modele dönüşüyor. Sindirim sistemi bu durumdan en çok etkilenen alanlardan biri. Çünkü bağırsaklar ritim, güven ve akış ister. Ama siz sürekli “hazır değilim”, “şimdi değil”, “kontrol etmeliyim” modundaysanız
beden de buna uyum sağlar.
Sonra şu şikâyetler ortaya çıkar:
– Kabızlık
– Şişkinlik
– Tam boşalamama hissi
Beden aslında şunu söylüyor: “Akışa izin vermiyorsun.”
Ve çoğu zaman sorun bağırsakta değil, bırakmayı unutmuş bir sinir sisteminde.
“Ne tutuyorum?” ve “Neyi bırakmaktan korkuyorum?” gibi sorular kitapta önemli bir yer tutuyor. Okurların kendi içlerine bu sorularla bakabilmeleri için nasıl bir başlangıç önerirsiniz? Fark etmekle baş etmek arasındaki o ince çizgide neler önemli?
Bu sorular aslında bir farkındalık kapısıdır. Ama burada önemli olan şey şu:
Bu sorulara zihinsel değil, bedensel bir yerden yaklaşmak. Ben okura şunu öneriyorum: Cevap aramak yerine önce fark etmek.
Örneğin:
– Tuvalette zorlanırken ne hissediyorum?
– Bedenim şu an gevşeyebiliyor mu?
– Nefesim akıyor mu, yoksa tutuluyor mu?
Fark etmek, baş etmenin ilk adımıdır. Ama arada çok ince bir çizgi var: Fark edip kendini eleştirmek yerine, fark edip kendine alan açmak. Çünkü değişim zorlayarak değil, güven hissi oluştuğunda başlar.
Pelvik taban sağlığı hâlâ birçok kişi için ya bilinmeyen ya da konuşulmaktan çekinilen bir alan. Bırak Gitsin, bu konuyu hem bilimsel hem de deneyimsel bir yerden ele alıyor. Sizce bu kitap, okurun bedenini anlamasını nasıl daha erişilebilir hale getiriyor?
Pelvik taban gerçekten hâlâ çok görünmeyen bir alan. Çoğu insan bu kasların varlığını bile bilmiyor. Ama daha önemlisi şu: Pelvik taban sadece bir kas grubu değil, bedenin güven ve kontrol merkezidir. “Bırak Gitsin”de bu konuyu sadeleştirmeye çalıştım. Çünkü insanlar teknik bilgiyle değil, anlamla bağ kuruyor.
Kitapta şunu yapıyorum:
– Anatomiyi anlatıyorum ama korkutmadan
– Fonksiyonu anlatıyorum ama sade bir dille
– Ve en önemlisi, kişinin kendi bedeninde hissedebileceği bir şekilde…
Okur şunu fark ediyor: “Benim bedenim aslında bana karşı değil.”
Ve bu farkındalık, pelvik tabanı anlamayı çok daha erişilebilir hale getiriyor.
Kitap boyunca okuru kendi hikâyesiyle yüzleştiren bir farkındalık süreci var. Sizin gözlemlerinizde, insanların en sık yaşadığı ama en az dile getirdiği zorlanma ne oluyor?
En sık gördüğüm ama en az dile getirilen şey şu: “Bırakamıyorum.” Bu sadece tuvaletle ilgili değil.
İnsanlar çoğu zaman şunu söyleyemiyor:
– Gevşeyemiyorum
– Kontrolü bırakınca korkuyorum
– Rahatladığımda bir şey olacakmış gibi hissediyorum
Bu çok derin bir beden hafızası. Ve çoğu kişi bunu fark etmiyor bile. Sadece semptomla geliyor: “Hocam kabızım.” Ama altında çoğu zaman şunu görüyoruz: Sürekli tetikte olan bir beden. Bu yüzden bu kitap sadece bağırsakları değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi görünür kılıyor.
“Bırakmak, vazgeçmek değildir” diyorsunuz. Bu ayrım çok kıymetli. Günlük hayatında sürekli kontrol etmeye çalışan birine, bırakmayı deneyimleyebilmesi için önerebileceğiniz küçük ama gerçekçi adımlar neler olurdu?
Evet, bırakmak vazgeçmek değildir. Tam tersine, bedenle yeniden iş birliği yapmaktır. Kontrol etmeye alışmış biri için bırakmak kolay değildir. Bu yüzden küçük adımlar çok önemli. Ben genelde şunları öneriyorum: Önce bedeni güvene almak.
– Acele etmeden yemek yemek
– Sabah kendine zaman tanımak
– Tuvaleti ertelememek
Sonra nefesle başlamak:
– Nefesi tutmadan, akmasına izin vermek
– Özellikle verirken gevşemeyi fark etmek
Ve en önemlisi: Bedeni zorlamamak.
Çünkü bırakma bir komut değildir. Bir durumdur. İnsan şunu fark ettiğinde değişim başlar: “Ben sürekli tutuyorum.” Ve o anda, ilk kez küçük bir gevşeme olur. Bazen iyileşme dediğimiz şey, sadece bu küçük bırakma anlarının artmasıdır.