“Tarladan Sofraya” Gıda Güvenliği!
- ankaralife
- 30 Haziran 2026
“Güvenilir gıda aslında bir algı değil; üretimden tüketime kadar takip edilebilen ve doğrulanabilen bir süreçtir.”
Gıda güvenliğinin yalnızca pestisit kalıntılarından ibaret olmadığını vurgulayan Başkent Üniversitesi Gıda Tarım ve Hayvancılığı Geliştirme Enstitüsü Müdür Yardımcısı ve Başkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cem Erdoğan, güvenilir gıdanın üretimden tüketime uzanan tüm süreçlerin doğru yönetilmesiyle mümkün olduğunu belirtiyor. İklim krizi, sürdürülebilir tarım ve tüketici sorumluluğuna dikkat çeken Erdoğan, geleceğin gıda sistemlerinde izlenebilirlik ve bilinçli tüketimin kritik rol oynayacağını ifade ediyor. İyi okumalar dileriz.
Röportaj: Şeyma Basut
Cem hocam, toplumda gıda güvenliği denildiğinde ilk akla genellikle pestisit kalıntıları geliyor. Bugün gıda güvenliğine dair en büyük yanlış algı nedir?
Sanırım en büyük yanlış algı, gıda güvenliğinin yalnızca pestisit kalıntılarından ibaret olduğunun düşünülmesi. Oysa bir gıdanın güvenli olup olmadığını belirleyen çok sayıda unsur var. Üretim koşulları, kullanılan su, hasat sonrası işlemler, taşıma, depolama ve satış süreçleri bunların başında geliyor. Bazen üretim aşamasında hiçbir sorun olmayan bir ürün, yanlış depolama veya uygun olmayan taşıma koşulları nedeniyle riskli hale gelebiliyor. Bu nedenle gıda güvenliğine sadece laboratuvar sonuçları üzerinden değil, tarladan sofraya uzanan bütün süreç açısından bakmak gerekiyor. Aslında mesele gıdanın içinde ne olduğundan çok, sofraya gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğidir.
İklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve artan tarımsal risklerin küresel gıda sistemlerini yeniden şekillendirdiğini belirtiyorsunuz. Önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin gıda güvenliği açısından karşılaşabileceği en kritik tehditler neler olacak?
Tarım ve gıda artık sadece üretim veya ekonomi başlığı altında değerlendirilebilecek konular değil. Günümüzde doğrudan milli güvenlik boyutu taşıyorlar. İklim değişikliğiyle birlikte su kaynakları üzerindeki baskının artması, kuraklık, aşırı hava olayları, yeni hastalık ve zararlıların yayılması gibi riskleri daha sık konuşacağız. Bunun yanında jeopolitik gelişmeler, enerji maliyetleri ve küresel tedarik zincirlerinde yaşanabilecek kırılmalar da gıda sistemlerini etkilemeye devam edecek. Son yıllarda yaşanan salgınlar ve bölgesel çatışmalar bize şunu gösterdi: Bir ülkenin gıda arzını sürdürebilme kapasitesi en az diğer stratejik alanlar kadar önemlidir. Bu nedenle üretim kadar üretimin sürdürülebilirliği de önümüzdeki dönemin temel konusu olacak.
Çalışmalarınızda Entegre Zararlı Yönetimi (IPM) ve sürdürülebilir tarım uygulamalarına özel önem veriyorsunuz. Sizce çevreyi korurken verimliliği de sürdürebilen bir tarım modeli, gıda güvenliğinin geleceğinde nasıl bir rol oynayacak?
Geleceğin tarımında başarıyı belirleyecek unsur daha fazla girdi kullanmak değil, kaynakları daha doğru yönetebilmek olacak. Entegre Zararlı Yönetimi yaklaşımı da tam olarak bunu hedefliyor. Zararlılarla mücadelede yalnızca kimyasal yöntemlere bağlı kalmak yerine biyolojik, kültürel ve biyoteknik yöntemlerin birlikte değerlendirilmesi hem çevresel etkileri azaltıyor hem de üretimin devamlılığını destekliyor. Gıda güvenliği açısından bakıldığında da mesele sadece yüksek verim elde etmek değil; doğal kaynakları koruyarak güvenilir üretimi sürdürebilmektir. Önümüzdeki yıllarda dijital tarım uygulamaları, erken uyarı sistemleri, yeni nesil tarım teknolojilerinin ve veri temelli karar mekanizmalarının çok daha yaygın kullanılacağını düşünüyorum.
TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisindeki makalenizde “gıda güvenliği yalnızca üreticilerin değil, tüketicilerin de sorumluluğudur” diyorsunuz. Tüketicilerin günlük hayatta farkında olmadan yaptığı ve sağlık açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek en yaygın hatalar nelerdir?
Gıda kaynaklı risklerin önemli bir bölümü aslında evlerde ortaya çıkıyor. Çiğ ve pişmiş gıdaların aynı yüzeylerde hazırlanması, uygun olmayan sıcaklıklarda bekletilmesi ve soğuk zincirin korunmaması en sık karşılaşılan hatalar arasında yer alıyor. Yapılan araştırmalar, ülkemizde insanların %72’si gibi büyük bir bölümünün “Son Tüketim Tarihi” ile “Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi” arasındaki farkı bilmediğini göstermektedir. Bu durum hem gıda israfına yol açıyor hem de tüketicilerin yanlış kararlar vermesine neden olabiliyor. Son tüketim tarihi özellikle et, süt, balık gibi çabuk bozulan gıdalar için geçerlidir. Bu tarih geçtiğinde ürün güvenli kabul edilmez, görünümü ya da kokusu normal olsa bile tüketilmemelidir. Tavsiye edilen tüketim tarihi ise daha çok kuru gıdalar, bakliyat, makarna, bisküvi gibi ürünlerde yer alır. Bu tarih, ürünün en iyi kalitede olduğu süreyi ifade eder. Tarih geçse bile ürün bozulmamış olabilir ancak tat, koku ve besin değeri değişebilir. Tüketici olarak temel yaklaşım basittir: Son tüketim tarihi geçen ürünler kesinlikle tüketilmemelidir. STT ile TETT ikisi birden aynı anda aynı ambalajda bulunmazlar. Gıda güvenliğinde temel yaklaşım önlemektir. Ürün bozulduktan sonra yapılabilecekler sınırlıdır. Bu nedenle doğru saklama, doğru hazırlama ve etiket okuma alışkanlığı en az denetimler kadar önemlidir.
Son yıllarda “doğal”, “köy ürünü” ve “organik” gibi kavramlar tüketiciler için önemli bir tercih sebebi hâline geldi. Ancak bu ifadelerin her zaman güvenli gıda anlamına gelmediğini belirtiyorsunuz. Tüketiciler gerçekten güvenilir ürünü nasıl ayırt edebilir?
Tüketicilerin öncelikle doğal olmak ile güvenli olmak arasındaki farkı bilmesi gerekiyor. Bir ürünün “köy ürünü”, “doğal” “ekolojik” veya “geleneksel” olarak tanıtılması tek başına güvenilir olduğunu göstermez. Güvenilirliğin temelinde kayıtlı üretim, izlenebilirlik ve denetim vardır. Organik ürünlerde de asıl güvence, ürünün sertifikalı bir sistem içerisinde üretilmiş olmasıdır. Bu nedenle tüketicilerin yalnızca pazarlama ifadelerine değil, etiket bilgilerine, ürünün kaynağına ve kayıtlı üretim sistemlerine dikkat etmesi gerekir. Güvenilir gıda aslında bir algı değil; üretimden tüketime kadar takip edilebilen ve doğrulanabilen bir süreçtir.
Bitki koruma, yeni nesil tarım teknolojileri, sürdürülebilirlik, biyoçeşitlilik ve Tek Sağlık yaklaşımı üzerine çalışmalar yürütüyorsunuz. İnsan sağlığı, çevre sağlığı ve tarımsal üretim arasındaki ilişkiyi düşündüğümüzde, geleceğin gıda güvenliği politikalarında hangi dönüşümlerin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorsunuz?
Uzun yıllar insan sağlığı, hayvan sağlığı, bitki sağlığı ve çevre ayrı başlıklar altında değerlendirildi. Oysa bugün bu alanların birbirinden bağımsız olmadığını çok daha net görüyoruz. Tek Sağlık yaklaşımı tam da bu noktada önem kazanıyor. Gelecekte gıda güvenliği politikalarının yalnızca son ürüne odaklanan değil, üretim sisteminin tamamını değerlendiren bir anlayışla şekilleneceğini düşünüyorum. Doğal kaynakların korunması, biyolojik çeşitliliğin desteklenmesi, sürdürülebilirliğin ve izlenebilirliğin artırılması öncelikli başlıklar olacak. Çünkü insan sağlığını korumanın yolu aynı zamanda çevreyi ve üretim sistemlerini korumaktan geçiyor.



